Kardeşlik Üzerine

Geçtiğimiz günlerde Kardeşlik üzerine düzenlenen bir sempozyuma katıldım. Sunumlar üzerinde düşünmeye değerdi.
Etkileyici görseller ve film, dizi, kitap önerileriyle zengin bir buluşmaydı.

Sempozyumdan sonra defterimdeki notlara bakarken bazı meselelerin üzerinde biraz daha durmak istedim. Özellikle de kardeşliğin psikanalizde neden görece geri planda kaldığı sorusu üzerinde.

Psikanalitik kuramda ruhsal dünyamızın oluşumunu düşünürken çoğunlukla ebeveynlerimizle kurduğumuz erken dönem ilişkilerden söz ediyoruz. Anne ve babayla kurulan bağlar, içselleştirdiğimiz ebeveyn imgeleri, bunların yetişkinlikteki ilişkilerimize ve terapi odasına nasıl taşındığı üzerinde duruyoruz.

Aynı evde, aynı ebeveynlerle büyüdüğümüz kardeşlerimizle kurduğumuz ilişkilerin ruhsal dünyamızdaki yeri ne?

Sempozyum boyunca üzerinde durulan meselelerden biri buydu. Kardeşliğin; psikanalitik kuramda çoğunlukla ebeveyn ilişkilerinin gölgesinde kaldığı ve yeterince düşünülmediği vurgulandı.

Juliet Mitchell’in çalışmalarında da karşımıza çıkan dikey ve yatay ilişkiler ayrımı, bu tartışmayı anlamak açısından önemliydi.

Dikey ilişkiler dediğimizde ebeveynlerimizle, bizden önceki kuşaklarla kurduğumuz ilişkilerden söz ediyoruz. Yatay ilişkiler ise kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı, akranlarımızı; bizimle aynı kuşakta yer alan ötekileri kapsıyor.

Mitchell, psikanalizin ağırlıklı olarak dikey ilişkileri merkeze aldığını, ancak yatay ilişkilerin de ruhsal gelişimimizde önemli bir yeri olduğunu ileri sürüyor.

Bu bakış açısı, ödipal ilişkileri düşünürken de kardeşlerin varlığına daha fazla dikkat etmemiz gerektiğini hatırlatıyor.

Kardeş yalnızca ebeveyn sevgisini paylaşmak zorunda kaldığımız bir başkası değil; aynı zamanda özdeşim kurduğumuz, rekabet ettiğimiz, kendimizi karşılaştırdığımız, kimi zaman hayranlık duyduğumuz, kimi zaman da varlığına tahammül etmekte zorlandığımız biri.

Burada Freud’un tekinsiz (Unheimlich) kavramıyla kurulan bağlantı da etkileyiciydi:
Kardeşlik hem özdeşim hem de rekabet nesnesidir.
“Hem benim gibi olan, hem de benden farklı olan.”
Bu yanıyla tekinsiz bir duygu barındırır kardeşlik.

Sempozyumda kardeşliğin benlik ve üstbenlik örgütlenmemizin de bir parçası olabileceği konuşuldu. Özellikle kardeşin acımasızlığının, eleştirelliğinin ya da cezalandırıcılığının içselleştirilerek kişinin kendisine yönelttiği katılıkta rol oynayabileceği düşüncesi ilgimi çekti.

Habil ve Kabil

Sempozyum boyunca Habil ve Kabil anlatısına da sıkça başvuruldu. Dini anlatılarda insanlığın ilk kardeş cinayeti olarak yer alan bu hikayede, kardeşlerin Tanrı’ya sundukları kurbanlardan biri kabul edilirken diğeri kabul edilmez. Kabil, kardeşi Habil’i öldürür.

Bu anlatı psikanalitik açıdan ele alındığında Tanrı’nın ebeveynsel otoriteyi temsil ettiği bir okuma da mümkün. Kardeşlerden birinin kabul görmesi, diğerinin ise reddedilmesi; ebeveyn tarafından seçilmemenin yarattığı incinme, haset ve saldırganlık üzerinden düşünülebilir.

Ebeveynin kardeşlerden birini kayırması, çocukların hasedi işlemesini zorlaştırabilir.

Haset, gerçekten yaşanmış bir eşitsizliğin de ifadesi olabilir yani.

Haset üzerine konuşulan bir başka mesele de bu duygunun nasıl işlenebildiğiydi.

Hasedin ruhsal olarak işlenebilmesi, sevgi ve saldırganlık gibi birbirine zıt duyguların aynı ilişkide bir arada tutulabilmesine de imkan tanır.

İyi nesneyi, yani sevdiğimiz ve değer verdiğimiz kişiye ilişkin olumlu içsel temsili, öfke ve haset duyduğumuzda da koruyabildiğimiz ölçüde, ötekinin sahip olduğu iyilik bizim için daha az tehdit edici hale gelebilir.

Annenin yasası: Sana da bana da yer var

Sempozyumda üzerinde durulan ve benim de sonradan dönüp araştırdığım kavramlardan biri, Juliet Mitchell’in annenin yasası yaklaşımıydı.

Mitchell, yeni bir kardeşin gelişiyle çocuğun yalnızca ebeveyn sevgisini paylaşmak zorunda kalmadığını, aynı zamanda kendisinin biricik konumunun da sarsılabileceğini ele alıyor.

Çocuk için kardeşin varlığı bazen kendi yerinin elinden alınması, hatta kendisinin yok olması gibi deneyimlenebilir.

Annenin yasası burada önemli bir işlev üstleniyor. Anne, çocukları arasındaki öldürücü saldırganlığı sınırlandıran, kardeşlerin birbirini yok etmesini ve birbirleriyle ensest ilişki kurmasını yasaklayan bir konumda düşünülüyor.

Ancak mesele yalnızca bir yasak koymak değil. Aynı zamanda her çocuğun var olabileceği ayrı bir yer açabilmek.

Defterime bununla ilgili iki kısa ifade not etmişim:

“Sana da bana da yer var.”

“Farklı ama eşit.”

Kardeşimin var olması benim yok olmamı gerektirmiyor. Onun benden farklı olması, birimizin diğerinden daha değerli olduğu anlamına gelmiyor.

Burada eşitlikten kastımız kardeşlerin aynı olması ya da her zaman aynı şeyleri alması değil. Her birinin ayrı bir özne olarak tanınabilmesi.

Kendi hayatını yaşayabilmek

Sempozyumda ikame çocuklar üzerine yapılan konuşmalar da dikkatimi çekti. Daha önce bu konu üzerine okumalar yapmıştım, kişisel olarak da merak ettiğim bir mesele.

Ailede kaybedilmiş bir çocuğun ardından dünyaya gelen ve kimi zaman onun yerini doldurması beklenen çocuklar ya da başka bir kardeşin yaşayamadığı hayatı yaşaması yönünde beklentiler yüklenen çocuklar… (Ölenin yerine yeni bir çocuk yapmak ya da engelli bir çocuktan sonra çocuk yapmak gibi…)

Böyle bir konumda büyümek, kişinin kendine ait bir kimlik geliştirmesini zorlaştırabilir.

Çocuk, kendi istekleriyle kendisine yüklenen beklentiler arasında kalabilir. Bu deneyimlerin dissosiyatif süreçlerle ilişkisi tartışıldı. Her ikame çocuğun böyle bir ruhsal yapılanma geliştireceğini söyleyemeyiz elbette. Ama kişinin kendi duygularıyla veya kimliğiyle kurduğu bağdaki kopuklukları düşünmek açısından önemli bir alan açıyor.

“Kendisi gibi olamamak.”

Bu ifadenin tekinsiz bir tarafı var.
İnsanın kendi hayatında, kendi yerinde ama bir başkasının yerine yaşıyor gibi hissetmesi…

Peki bütün bunlar terapi odasına nasıl taşınıyor?

Benim açımdan sempozyumun en önemli klinik karşılıklarından biri de buydu.

Psikoterapide danışanın erken dönem ilişkilerini, ebeveynleriyle kurduğu bağları ve bunların bugünkü ilişkilerindeki izlerini anlamaya çalışıyoruz. Fakat kardeşlik deneyimlerine ne kadar yer açıyoruz?

Bir danışanın sürekli kendisini kıyaslama duygusunu, rekabetini, değersizliğini veya kendisine yönelttiği acımasızlığı çalışırken kardeşleriyle kurduğu ilişkilerin nasıl bir rol oynadığını da merak edebiliriz.

Ayrıca, terapi odasına yalnızca danışan kendi geçmişiyle gelmiyor. Terapist de kendi ruhsal dünyasını, ilişkisel deneyimlerini ve çözümlenmemiş meselelerini beraberinde getiriyor.

Bu nedenle terapistin kendi kardeşlik ilişkileri üzerine çalışmasının da önemli olduğunu düşünüyorum. Kendi rekabetini, ayrıcalıklı olma isteğini veya dışarıda bırakılma deneyimlerini tanımak, danışanla kurduğu ilişkide nelerin harekete geçtiğini anlamasına yardımcı olabilir.

Yani özetle, ruhsallığımız yalnızca bizi büyütenlerle kurduğumuz ilişkilerden değil, bizimle birlikte büyüyenlerle kurduğumuz ilişkilerden de şekilleniyor.

Sempozyumdan not aldığım kitap, film ve dizi önerileri

Kitaplar

  • Klara ile Güneş — Kazuo Ishiguro
  • Kardeşi Anla(t)mak — Derleyen: Nesli Keskinöz Bilen
  • Kardeşler ve Arkadaşlar — Psikanaliz Defterleri 10, hazırlayan: Sezai Halifeoğlu
  • Kardeşler: Cinsellik ve Şiddet — Juliet Mitchell

Filmler

  • Utanç (Shame) — Steve McQueen, 2011
  • Gül Budama (Rosebush Pruning) — Karim Aïnouz, 2026

Dizi

  • Cennetin Doğusu (East of Eden) — John Steinbeck’in romanından uyarlanan 2026 yapımı mini dizi

Bu yazı, sempozyum boyunca aldığım notlardan, dinlediğim sunumlardan ve bunların bende uyandırdığı düşüncelerden oluşan kişisel bir derlemedir.

Klinik Psikolog Merve Arslan