Eskiden yeterdim kendime
Artardım bile
Şimdi ne yapsam nafile!…
Ve Kim demiş ‘can eskimez’ diye
Bu can tedirgin tende
Can da eskimiş
Ben de..
– Bedri Rahmi Eyüboğlu
Zamanın yalnızca tenimizi değil, ruhumuzu da aşındırdığı gerçeğiyle belki de en zarif yüzleşmelerden biridir Bedri Rahmi’nin Eskici şiiri. Çoğu zaman yas dendiğinde aklımıza dışsal bir kayıp, bizden kopup giden bir öteki gelir. Oysa bu dizeler, insanın en derin, en sessiz yaslarından birine, kendi geçmişliğine, yitirdiği bütünlük hissine ve kendi içindeki o eski “yenilmez” haline tuttuğu yası anlatır.
Şiirin katmanlarına baktığımızda, ruhsallığın yorucu ve dönüştürücü serüvenini üç farklı durakta okumak mümkündür.
“Eskiden yeterdim kendime / Artardım bile”
İnsan ruhsallığı, en başında her şeye yetebildiğini, dünyanın kendi etrafında ve kendi kontrolünde döndüğünü varsaydığı o evreden geçer. Başlangıçta kendi kendimize yettiğimizi, hatta dünyayı bile taşıyıp “artacağımızı” sanırız. Ancak hayatın getirdiği zorunlu hüsranlar, sınırlarla karşılaşmalar ve kaçınılmaz eksilmeler, bu tasarımı yavaş yavaş zedeler.
“Şimdi ne yapsam nafile!” dizesi, işte o tümgüçlü (omnipotent) fantezinin çöküşünün itirafıdır. Buradaki yas, insanın “her şeye gücü yeten” o eski versiyonunu kaybetmesinin yasıdır. O görkemli aynanın kırılması acı verse de, bu nafilelik hissini kabulleniş, aslında ruhsal bir derinleşmenin ve sahici bir depresif konuma geçişin de ayak sesleridir.
“Kim demiş ‘can eskimez’ diye / Can da eskimiş, ben de…”
Toplumsal anlatı bize genellikle bedenin yaşlandığını ama ruhun genç ve dokunulmaz kaldığını fısıldar. Eyüboğlu ise bu yaygın yanılsamayı tek bir dizeyle yıkar.
Yas süreci, ruhsal aygıttan devasa bir enerji talep eder. Kaybedilen zamanlara, biten ilişkilere, yitirilen heveslere ve o eski “bütün” bene veda etmek, iç dünyada bir mesai yaratır. Yatırılan enerjiyi (libidoyu) yitirilen nesnelerden ve ideallerden geri çekme çabası, egoyu amansızca tüketir. Canın eskimesi, aslında ruhun bu ağır yas işçiliğinden yorgun düşmesidir. Dışarıdan sakin görünse de içeride işleyen o çetin yas mekanizması, insanın içsel kaynaklarını kurutur, ruhu eskitir.
“Bu can tedirgin tende”
Sözcüklerin taşıyamadığı, tam olarak anlamlandırılamayan ve işlenemeyen her ruhsal yük, eninde sonunda kendine etten ve kemikten bir ev bulur. Beden, içsel çatışmaların ve dilsiz kalmış kayıpların sahnelendiği yerdir.
Bu dize, ruh ve bedenin o ayrılmaz, girift ilişkisini kusursuzca özetler. Yas tutan, yorgun düşmüş, eskimiş bir can için beden artık konforlu bir yuva olmaktan çıkar, dar gelen, içinde kıpırdandıkça batan, huzursuz bir kılıfa dönüşür. Bedenin “tedirginliği”, aslında ruhsal acının somatize olmuş halidir. Ruhun daraldığı yerde, ten huzursuzlanır.
Eyüboğlu, Eskici ile bize yaşlanmanın ya da tükenişin salt biyolojik bir kader olmadığını hatırlatıyor. İnsan, kendi içinde taşıdığı kayıpların yasını tuttukça “eskir”; ancak bu eskime, aynı zamanda insanın kendi kırılganlığıyla ve gerçeklikle kurduğu acı verici ama son derece sahici bağın da kendisidir.