(Bu yazı, Isée Bernateau’nun ‘Ayrılmak: Uzun Bir Yol, Özne İçin Bir Gereklilik’ adlı makalesindeki psikanalitik çerçeveden yola çıkılarak ve ilgili eser derlenerek okuyucu için sadeleştirilmiştir.)
Ruhsal yatırım yaptığımız nesnelerden ayrılmak, insan deneyiminin en karmaşık ve zorlu süreçlerinden biridir. Ayrılık denildiğinde akla genellikle fiziksel bir mesafe gelse de; zihinsel düzlemde ebeveynlerimizden veya içselleştirdiğimiz güvenli bir yapıdan kopmak çok daha derin bir meseledir. Psikanalitik çerçevenin bize gösterdiği üzere; kişinin ruhsal anlamda bağımsızlaşabilmesi ve kendi öznelliğini inşa edebilmesi, bu kaçınılmaz ve sancılı ayrışma süreçlerinden geçmesine bağlıdır.Bu sürecin kökenlerini ve nasıl işlediğini anlamak için, yaşamın en erken dönemlerine bakmak gerekir.
Bir bebek dünyaya geldiğinde, dış dünyaya tamamen kapalıdır ve annesiyle kendisini adeta tek bir varlık zannettiği bir döneme girer. Dünyayla arasına bir sınır çizemez, kendi içsel dengesini tek başına sağlayamadığı için anneye muhtaçtır.
Margaret Mahler, psikanaliz dünyasında çok bilinen o “ayrılma-bireyselleşme” kavramıyla tam olarak bu evreden çıkışımızı anlatır. Büyümek için bebeğin bu “ikili birlik” hayalinden uyanması gerekir. Bebeğin yavaş yavaş annenin kendisinden ayrı bir insan olduğunu hissetmesi ve iç dünyasında özerk bir yer edinmesi şarttır. Yani ayrılık, önce anneden fiziken uzaklaşmak değil, zihinde o “ayrılmış olma” duygusunu oturtabilmektir.
Bu ayrışma işi çocuklukta bitip gitmez. Asıl fırtına ergenlikte kopar. Kuramcı Peter Blos, ergenlik dönemini boşuna “ikinci ayrılma-bireyselleşme süreci” olarak adlandırmaz.
Ergenlikte o bitmek bilmeyen “hayır!” isyanlarının, aniden yükselen öfkenin ve kapı çarpmaların aslında çok hayati bir amacı vardır. Ergen, çocukluğunda anne-babasıyla kurduğu o iç içe geçmiş, bağımlı bağdan kurtulmaya çalışmaktadır. Kendi kimliğini bulabilmesi için, ebeveynlerine olan bu çocuksu bağımlılığına zihninde bir nevi “saldırması” ve o eski bağları yıkması gerekir. Donald Winnicott, gencin dünyadan ve ebeveynlerinden ruhsal olarak ayrışabilmesi için bu “yıkım” sürecinin ve nefretin tamamen normal olduğunu söyler. Burada ebeveyne düşen en büyük görev ise bu isyan karşısında “hayatta kalmak”; yani misilleme yapmadan, ergeni cezalandırmadan orada sağlam bir şekilde durmaya devam edebilmektir.
Ayrılmak ve özerkleşmek madem bu kadar gerekli, neden her zaman içimizde bir eksiklik duygusu bırakıyor? Platon’un Şölen adlı eserinde anlattığı “Erdişi” efsanesini belki duymuşsunuzdur. Efsaneye göre insanlar eskiden dört kollu, dört bacaklı, hem kadın hem erkek özelliklerini taşıyan bütüncül varlıklarmış. Ancak tanrılara kafa tutunca, Zeus onları ortadan ikiye bölerek cezalandırmış. O gün bugündür insan, hep o koparılmış “kayıp yarısını” arar dururmuş.
Psikanalist Nicolas Abraham bu efsaneyi çok çarpıcı bir şekilde anne-çocuk ilişkisine benzetir. Ona göre hepimiz aslında “annemizden koparılmışızdır” ve bu yüzden hepimiz bir kolunu kaybetmiş insanlar gibiyizdir. Tıpkı uzvunu kaybeden birinin, artık orada olmayan kolunu hala ağrıyor gibi hissetmesi gibi, biz de annemizle olan o ilk mükemmel bütünlüğümüzü kaybettiğimiz için hayat boyu bunun nostaljisini ve acısını yaşarız.
Ayrılmak, varoluşumuzun en temel taşıdır ama aynı zamanda hepimizin içinde taşıdığı o “kayıp bütünlüğün” hiç bitmeyen yasını tutmaktır. Büyümek acıtır, evet. Ancak o acının içinden geçip kopmadan, kendi hayatımızın gerçek bir “öznesi” olmamız da pek mümkün değildir.
Kaynakça:
- Isée Bernateau, Ayrılmak: Uzun Bir Yol, Özne İçin Bir Gereklilik, Çev. Özgecan Atabay. (Psikanaliz Defterleri 5: Eksiklik, Ayrılık ve Ötesi içinde).