Psikodinamik çerçeveden baktığımızda, ebeveyn-çocuk ilişkisi sadece bakım veren ve alan arasındaki tek yönlü bir bağ değil, aksine çok katmanlı ve karmaşık bir “yansıtma” alanıdır. Çoğu zaman farkında olmadan, kendi içsel dünyamızdaki çatışmaları, onarılamayan eksiklikleri ve ulaşamadığımız idealleri çocuğa yansıtırız. Bu bilinçdışı yansıtmalar çocuğun kendi “kendiliğini” inşa etmesine nasıl bir bedel ödetir?

Bu sorunun cevabını, psikanalitik literatürün çarpıcı kavramlarından olan “ülküsel kendiliğin uzantısı” ve “yedek çocuk” dinamikleri üzerinden okumak, bize ebeveyn beklentilerinin ne denli örseleyici olabileceğini gösterir.

Ebeveynin kendi hayatında ulaşamadığı, hayal kırıklığına uğradığı “ülküsel” (ideal) kendilik parçaları, sıklıkla çocuğa aktarılır. Bu dinamikte çocuk, bağımsız arzuları olan ayrı bir birey olmaktan çıkıp, ebeveynin narsisistik bir uzantısı haline gelir. Ebeveynin olamadığı meslek, kazanamadığı saygınlık veya yaşayamadığı hayat, çocuğun omuzlarına bir görev olarak yüklenir.

Aslında ebeveynin buradaki bilinçdışı mesajı çok nettir: “Sen başar, ben kabarayım.” Çocuk, ebeveynin ideal beklentileri içinde adeta erimek zorundadır. Kendi gerçek yetileri ile ondan beklenen o “mükemmel” performans arasındaki uçurum, çocuğun iç dünyasında zorlayıcı bir yarılmaya neden olur.

Bu yansıtmaların klinikte karşılaştığımız başka bir formu ise çocuğun bir “yedek” olarak konumlandırılmasıdır. Özellikle duygusal olarak yoksun kalmış, mutsuz evliliklerde (örneğin eşinden hayal kırıklığına uğramış bir annenin erkek çocuğuna veya babanın kız çocuğuna yönelmesi durumunda), çocuk, eşin yerine ikame edilir. Ebeveyn, eşinden alamadığı yakınlığı, onayı, sıcaklığı artık çocuğundan talep etmeye başlar.

Dışarıdan bakıldığında bu tablo “çocuğuna çok düşkün”, “onun için saçını süpürge eden” bir ebeveyn resmi çizebilir. Oğlunu şımartan, onu evin merkezine koyan bir anne, aslında görünmez ve son derece boğucu bir yapışıklık yaratmaktadır. Çocuğun her istediği yapılır ama karşılığında çok büyük bir bedel istenir: Benden asla ayrılma. Bu sahte yakınlık, çocuğun özerkleşme ve bireyselleşme adımlarını baltalar. Kendi hayatını kurmaya, sınır çizmeye çalışan çocuk ebeveyn tarafından örtük bir şekilde “nankörlükle” suçlanır ve suçluluk duygusuna hapsedilir. “Yedek” rolünü üstlenen çocuk, ebeveynin duygu durumunu düzenlemekten kendi duygularını regüle etmeyi öğrenemez.

Bazen de bu roller; ailenin içinde bulunduğu sosyoekonomik zorluklar, göç veya yas süreçleriyle şekillenir. Çaresizlik ve değersizlik hissinin hakim olduğu ailelerde çocuk, aileyi bu utançtan çekip çıkaracak bir “kurtarıcı” olarak tasarlanır. Herkesten çok çalışmalı, aileyi o dipten kurtarmalıdır. Ancak bu kurtarıcı rolü ruhsal olarak o kadar ağırdır ki, çocuk ya bu beklentinin altında ezilerek aşırı bir kaygı geliştirir ya da ebeveyne/sisteme bir başkaldırı olarak bilinçdışı bir zıtlaşmaya girip başarısızlığı seçer.

Terapi süreci, kişinin üzerine yapışmış, aslında kendisine ait olmamış o “yabancı” beklentileri fark etmesiyle başlar. Ebeveynin yansıttığı o paltoları çıkarıp ait olduğu yere bırakmak, başlangıçta ayrışmanın getirdiği bir suçluluk duygusunu alevlendirse de, kişinin kendi gerçek arzularıyla tanışabilmesinin bir yoludur.

Kaynakça Notu: Bu yazıdaki kavramsal çerçeve, H.E. Richter’in (1962, 1969) ebeveynin kendiliğini çocuğa yansıtması, “ülküsel kendilik” ve “yedek çocuk” kavramlarına dair psikanalitik tespitlerinden ilham alınarak, bu dinamiklerin klinik yansımalarıyla harmanlanmıştır.