Toplumun ortak ahlaki anlatısında haset ve kıskançlık, çoğu zaman bir karakter kusuru, bir zafiyet ya da hızla üstü örtülmesi gereken utanç verici duygu olarak etiketlenir. Bize çocukluğumuzdan beri bu duyguları hissetmenin “kötü” olduğu, kalbi temiz bir insanın asla haset etmeyeceği öğretilir.
Oysa insan psişesinin ve evrimsel geçmişimizin derinliklerine baktığımızda bambaşka bir gerçeklikle karşılaşırız: Haset ve kıskançlık; insan olmanın en doğal, en köklü ve hayatta kalmamız için en gerekli parçalarından biridir. Duyguların kendi başlarına bir ahlakı, iyisi veya kötüsü yoktur. Onlar iç dünyamızın bize gönderdiği hem sinyaller hem de pusulalardır. Bir başkasının başarısına, mutluluğuna ya da sahip olduklarına bakıp içinizde bir sızı hissetmeniz, sizin “arızalı” veya “kötü” bir insan olduğunuzu göstermez. Aksine, hayatta kalma mekanizmaları devrede olan, kendi eksikliklerini fark edebilen bir insan olduğunuza kanıttır.
Psikolojik bağlamda asıl sormamız gereken soru “Ben neden böyle hissediyorum?” değil, “Ben bu duyguyla ne yapıyorum?” olmalıdır.
Haset ve Kıskançlık Aynı Şey Midir?
Günlük dilde bu iki kelimeyi sık sık birbirinin yerine kullansak da, iç dünyamızda yarattıkları birbirinden çok farklıdır:
Haset (İki Kişilik Dinamik): Temelinde “eksiklik” yatar. Başkasında olan ama sizde olmayan bir şeye (bir başarı, statü, yetenek, ilişki veya eşya) duyulan yoğun arzudur. Zihninizde sürekli yankılanan o sestir: “Benim sahip olmadığım o şeye, o neden sahip?”
Kıskançlık (Üç Kişilik Dinamik): Temelinde “kaybetme korkusu” yatar. Sizin zaten sahip olduğunuzu düşündüğünüz bir sevginin, ilişkinin veya konumun dışarıdan gelen üçüncü bir kişi tarafından tehdit edildiği hissidir.
İnsan, kendini ancak ötekiyle kıyaslayarak var eden sosyal bir canlıdır. Evrimsel süreçte atalarımız, gruptaki diğerlerinin ne kadar yiyeceği olduğunu, nasıl bir statüde bulunduğunu takip etmek zorundaydı. Geri kalmak, elenmek demekti.
Bugün de kendimizden daha başarılı, daha mutlu veya daha avantajlı biriyle karşılaştığımızda, beynimizdeki Anterior Singulat Korteks (ACC) bölgesi uyarılır. Burası önemli çünkü burası aynı zamanda fiziksel acıyı hissettiğimiz merkezdir. Yani birine haset ettiğinizde yaşadığınız o sızı, beyniniz için parmağınızın kapıya sıkışmasıyla eşdeğer, gerçek bir acıdır. Sistem sizi “geride kalıyorsun, harekete geç” diye uyarmaktadır.
Trajedi tam da burada, bu doğal acıyı hissettiğimizde başlıyor. Toplum bize haset etmenin ayıp olduğunu söylediği için, bu duyguyu hızla bastırır ve inkar ederiz. Psikanalizin bize öğrettiği en temel kural şudur: Bastırılan hiçbir duygu yok olmaz. Aksine zihnimizin karanlık odasında birikir.
Kendi içindeki haseti, eksikliği ve rekabet duygusunu kabul edemeyen kişi, bu durumu içine alıp sindiremediğinde onu doğrudan başkasına atar, yani dış dünyaya yansıtır. Dışarıdaki herkesin onun kuyusunu kazdığına, ona haset ettiğine inanmaya başlar.