Dolabın kapağını her açtığımda gömleklerimin arasına sıkışmış yazlık elbiseni görüyorum, görmezden gelmeye çalışarak. O elbiseyi giyerken sırtından dökülen ipeğin hışırtısı… Hayranlıkla sana baktığımı bildiğin için yüzüne yerleşen çapkın umursamazlık… Seni bir daha dolabın önünde telaşla dolanıp, “Giyecek hiçbir şeyim yok!” diye söylenirken göremeyeceğim.
Aradın ve bende kalan eşyalarını istedin. Kütüphanenin üstündeki küçük heykelcik, oturmuş ayak tabanına batmış kıymığı çıkarmaya çalışıyor. Biz birbirimize çok battık, en azından o heykelcik bir sembol olarak bende kalsaydı. Belki sen de aynı düşünceyle geri istiyorsun. Kıymığı çıkardıktan sonra, unutmanın vurdumduymazlığıyla çıplak ayakla koşmamak için bir daha…
Saçlarını açmak için kullandığın geniş tarağı anımsamıyorsun sanırım. Makyajını silmek için kullandığın küçük pedleri de… Bir arkadaşım, ayrıldığı sevgilisinin onda kalan giysilerini aylardır, üstünde birlikte gittikleri tatillerin izlerini taşıyan bavullarda bekletiyor. Kolay değil nokta koymak… Sen karar verdin ve gittin ama; bir anlamda benim işimi kolaylaştırdın. Sanma canım yanmadı…
Ne çok ayrıldık son bir yıl içinde… Bu defa son diyerek. Sonra özlem duygusuyla neden yapamadığımızı unutmayı seçip birbirimizi arayarak…
En zoru geceler. Senin telaşlı adımlarla odadan odaya geçişlerinin izleri. Soğuk havalarda, bana söylene söylene, cam kenarında titreyerek sigara içmen. Dizlerini göğsüne çekip ayak parmaklarınla oynaman. Pijamanın altından gözüken incecik ayak bileklerin…
Şimdi boylu boyunca uzanıyorum televizyonun karşısındaki koltuğa. Uykum geldiğinde yatağımıza bile gitmiyorum çoğunlukla. Battaniyeyi üzerime çekiveriyorum üşürsem. Sıcağı hiç sevmem zaten, bilirsin – bilir misin.
„Sende kalan eşyalarımı ne zaman alabilirim?” diye bir mesaj attın geçen pazartesi saat 18.19’da. Kalbimin kötü kötü çarptığını hissettim. Gözlerim doldu, “Peki” dedim içimden. Sonra kızdım. Bu cumartesi kendim getireceğim sana eşyalarını. Bina kapısının giriş şifresini hâlâ anımsıyorum.
Kapının önüne sessizce bırakıp gideceğim. İçeride geçmişin bizleri…
Çöp poşetini bırakmak için kapıyı açtığında bavulları göreceksin. Önce bir şey hissetmeyeceksin. Cam şişeler ve heykelcik kırılmış mı diye bakacaksın, neredeyse refleksle. Tam o sırada benim canım acıyacak.
Senin canının acıması çok sonra. Kendini uyutmak için yorgandan çıkardığın ayaklarını sağa sola sallarken gelecek…
Tomris Uyar bir kahramanının, heyecanlandığında incecik terleyen sümük çizgisinden bahseder. Erkeğe o sümük çizgisini öptürür. Turgut Uyar da, “Aslolan mutsuzluktur,” der. Ancak mutsuz bir erkek kadınının sümük çizgisinin tadını merak eder…
Ayak bileğinin avucumda bıraktığı sertliği özlemek…
İşten çıktıktan sonra uğramayı alışkanlık haline getirdiğim o sosyetik barda yakalardın beni. “Nerdesin?” diye sorardın, anladığın halde arkadan gelen müzik ve insan gürültüsünden. Birinci ‘tazesıkılmışnarapplevotka’mın yarısında. Nerede olduğumu söyler, “Gelsene,” derdim, canının sıkıldığını bile bile. Ben de senden kaçmaya başlamıştım, di mi?
İtiraf edemiyorduk sadece birbirimize ve kendimize. Aklımızda ayrılık planları, çocukça sür(ün)dürme taktikleri…
“Gelemem, kıyafetim uygun değil,” derdin. Şaşardım, çünkü çok güzeldin. Üstünde ne olursa olsun, herkes sana hayran olurdu. Bunu bilirdim. İkimiz de mutsuzduk. Sen kendine çirkin, ben kendime “Kim beni ne yapsın?” gelirdik.
Ayrılıklar hep aynı. Ayrıldıktan sonra yaşananlar da. Sen bir gün “Yeter!” deyip birine gideceksin, ben birine “Peki, gel.” diyeceğim. Ve kısacık bir süre sonra şaşırıp kalacağız, o çektiğimiz acının yoğunluğuna.
“Nasıl oldu da yine aynı tuzağa yakalandım, bunca hayat tecrübeme rağmen?”
Ben bütün bu olanların psikodinamik ve nörobiyolojik açıklamalarını yapıp kendimi rahatlatsam da yeni bir ötekinin varlığı olmadan senin hayalin koltuğun sana ait köşesinde oturmaya devam edecek. Ayağındaki kıymığı bir türlü çıkaramayan genç erkek heykelciğiyse çoktan senin evinin mûtad köşesinde yerini almış olacak.
Bende kalan eşyalarını aldın. Ya tenimde kalan tadını ne yapacaksın?
Alper Hasanoğlu