İnsan niye özler ve daha önemlisi neyi özler, sevgilisini özlediğini sandığı o meşhum anlarda? Almancada özlemek (Sehnsucht) bağımlılık sözcüğünü de içeriyor. Bütün Almanca sözcükler içinde en güzel üçüncü sözcük olarak değerlendirilen özlem bir bağımlılık mı hakikaten? Eğer öyleyse neye bağımlıyız, özlediğimiz insana mı gerçekten? Yoksa onun temsil ettiği ve beynimizde duygulardan sorumlu limbik sistemle, anımsamaktan sorumlu hipokampus arasında zamanında yapılmış ve düzeltilmesi unutulmuş nöronlar arasındaki eski bir bağlantı mı kafamızı karıştıran?
Özlemek bir eksikliğin varlığına işaret eder ve bizi bu eksikliği kapatmak için adım atmaya zorlaması açısından olumlu olduğu var sayılabilecek bir duygudur. Oysa çoğunlukla çaresizce acı çekmemize neden olur ve aslında özlem duygusunu asla doyuramayacak olana yönelir. Yani kaybedilmiş olana.
Bir bağımlılık olarak özlemek her şeye yönelebilir. Bütün bağımlılar gibi özleyenler de somut bir eksikliğin varlığı altında ezilir, fiziksel bir acı hisseder ve bütün dimağlarını özledikleri şey kaplar. Sanki hayatın karşısında aç ve susuz kalmış gibidirler. Özlem duygusu insanı çaresiz, güçsüz, bağımlı ve muhtaç kılar. Bize sınırlarımızı ve her şeyi yapmaya muktedir olmadığımızı gösterir.
İnsan sevgiye aç doğar ve kısa süreler boyunca bu açlık duygusu doyurulmuş gibi olsa da bütün ömrü boyunca öyle kalır. Ömrünün sonbaharında hayatının bilançosunu çıkaran herkes melankolik bir açlık duygusu içinde hayıflanır durur. Oysa hayatımız boyunca yaptığımız her seçim başka bir şeyi hayatımızdan çıkarmak demektir. Yani hayatı özlem biriktirmek olarak da tarif edebiliriz.
Her anımsayış kaybedilmiş bir şeyin varlığını işaret eder. Sanki bir şeyleri eksik ya da yanlış yapmışızdır. Acaba o zaman öyle değil de böyle mi davranmalıydım? Neyi kaçırdım? Kaçırdığım büyük bir aşk olabilir mi?
Bulunduğumuz anda aldığımız günlük hayat kararlarının doğurduğu kararsızlıklar çoğunlukla geleceğe yöneliktir: Eve gitsem mi yoksa henüz çok mu erken? Bu yaz o planladığım tatili yapmalı mıyım yoksa gelecek yıla mı ertelesem? Hayatın bana sunduklarının tadını mı çıkarmalıyım yoksa daha iyi olasılıkların ortaya çıkma ihtimali nedeniyle durup beklemeli miyim? Sevgilimle birlikte olmaya devam mı etmeliyim yoksa daha tatminkâr bir ilişkinin mi peşinden koşmalıyım?
Bu tür sorulara kesin bir yanıt vermemiz hayatın sunduğu sonsuz olasılıklar nedeniyle neredeyse imkânsızdır. Böyle anlarda bazen hayatın kendisi bize yardımcı olur. İnancınıza göre, kader ya da tesadüf ya da son yıllarda moda olduğu üzere karmanız (umarım terimi doğru yerde uygun bir şekilde kullanmışımdır) bir kriz çıkartarak belli bir karar almanıza yol açar.
Özlem ruhumuzun doyurulamayacak olan açlık ve susuzluğudur. Çoğu zaman da özlemini çektiğimiz şeye ulaşmış olmaktan daha doyurucudur özlem çekmek. Çünkü özlemenin içinde umut ettiğimiz bütün olasılıklar saklıdır ve her şeyin eksiksiz bir biçimde gerçekleşebilir olmasını hayal edebilmemize olanak sağlar. Oysa özlemini çektiğimiz şeye ulaştığımızda onun sınırlılığını da yeniden keşfeder, bir anlamda hayal kırıklığına uğrarız.
Bu anlamda ben yazarları kıskanmışımdır hep. Onlara sorsak kendilerini roman kahramanlarının yönlendirdiğini iddia edebilirler ama yine de kendilerini Tanrı gibi hissedebilecekleri roman sayfalarındaki o kurmaca alanda hayatı istedikleri gibi şekillendirebilirler. Çünkü hayatımıza, biz öyle sansak da, çok az müdahale edebilir ve onu aldığımız kararlar doğrultusunda yaşayabiliriz.
Bu da hayatın kendisinin zamanla bir özlem duygusuna dönüşmesine yol açar. Özlemek hayatın yerine geçer ve biz yavaş yavaş yaşayamadıklarımız oluruz.