“Hayattan alacaklı olanlar ölümden korkar,” demişti sevgili Engin Geçtan ölmeden dört ay önce yaptığımız bir sohbetimizde. Ona, o bilge kişiye ölüm korkusuyla 86 yaşında nasıl başa çıktığını sorduğumda.

Bugün size bireysel olarak kendi ölme olasılığımla yüzleştiğim bir zaman dilimini anlatırsam belki bu kollektif ölüm korkusuyla ne yapabileceğimiz konusunda dolaylı bir şeyler söylemiş olurum ve yazıp çizdiklerim başka bir anlam boyutu kazanır.

39 yaşında miyokardit – kalp iltihaplanması – geçirerek belli bir ölüm riskiyle 17 gün kalp yoğun bakımda kaldım. Ardından iki aylık bir rehabilitasyon süreci geçirdim ve o sürenin tamamını hayatım üzerine, bugüne kadar neler yaptığım ve bundan sonra ne yapmak istediğim ve ne yapmak istemediğim üzerine düşünmek için kullandım – ya da kullanmaya çalıştım diyeyim, o kadar da iddialı olmayayım. Ve fark ettiğim şey şu oldu; ölme olasılığımın yüzüme çarpılmasının getirdiği korkunun kendisiyle uğraşmak – elbette ilk birkaç gün bu dehşet duygusuyla geçti – hiçbir işe yaramıyor. Bütün gün miyokarditin nasıl bir hastalık olduğunu, insanı nasıl öldüreceğini, öldürmezse nasıl sekeller bırakacağını okuyarak geçirmem beni bir hapishane hücresine kapatmakla kalmıyor, aynı zamanda hayatım hakkında düşünmemi de engelliyordu. Nasılsa hastanedeydim ve alınması gereken önlemler alınmıştı ve ben onların dediklerini yapıyordum. Gerisi bedenimin vereceği yanıta bağlıydı, o zaman ben de aklım ve duygularımla geçmişin nasıl yaşanmış olduğunun analizini çıkarmaya – pişman olmadan yalnızca tespitlerde bulunarak – , şimdinin nasıl geçtiğine ve içinde bulunduğum koşullar çerçevesinde geleceğimi nasıl şekillendirebileceğime odaklanmalıydım.

Bir anlamda üç yıllık bir kalkınma planı yapıp uygulamaya koyarak 42 yaşında başka bir hayata başladım. Şimdi geldiğim noktada esas olarak hayatımdan ve kendimden memnunum – bunu mesleğimi nasıl icra ettiğim, nasıl kitaplar okuduğum/yazdığım ve benim için önemli olan/olacak ilişkilerimi nasıl kurduğum şeklinde anlamanızı rica ediyorum. Mutluluklar ve mutsuzluklar gelip gidiyor. Hayatın zorlukları, acılar, ölümler, kayıplar, terkedilmeler, küçük sevinçler, çocuklarımızın büyümeseni izlemenin hazzı ve hüznü de gündelik hayatımızı oluşturuyor…

Hayatından memnun olmak ve mutlu olmak arasındaki ayrımı fark edebilirsek ve ölümün tek kaçınılmaz gerçek olduğunu kabul edebilirsek, alacağımız gerçekçi önlemlerden sonra başımıza gelecek olanların kararını hayatın kendisine bırakabilmemiz çok daha kolay ve yapıcı olur sanırım. Sonuçta Melih Cevdet’in dediği gibi: “Hayat bir sokak köpeğinin başıboş dolaşması gibidir.”

Nereye gittiğinin değil nasıl gittiğinin önemi vardır…

Corona Günlerinde İtidal…

Alper Hasanoğlu