Beynin nasıl oluştuğunu, özelleştiğini anlamaya çalıştığımızda bir yumurta – tavuk hikayesiyle karşılaşıyoruz. Konuşabilme ve ellerimizi bu kadar spesifik kullanabilme gibi binlerce yıllık bir geçmişimiz olduğu için mi beynimiz bu kadar yüksek bir organizasyona sahip, yoksa bu becerilerin tamamı zaten böyle bir beyne sahip olmamızın bir sonucu mu?
Beynin yapıp ettiklerimiz aracılığıyla değiştiğini biliyoruz. Bir konser piyanistinin beynini beyin görüntüleme teknikleriyle incelediğimizde, müziğe yeni başlamış birinin beyninden net bir farklılık gösterdiğini görüyoruz. Yani beyin organizasyonumuzun bu sefil gezegendeki deneyimlerimizin bir sonucu olduğunu ve öte yandan yaşantıladığımız gerçekliğin de doğasını belirlediğini söyleyebiliriz.
Gerçekliğimizin bir kısmı mantıklı ve akılcıyken, diğer bir kısmı da duygusal ve öngörülemez, hissediyor ve düşünüyoruz çünkü. Duygusal gerçekliğimizden sorumlu olan ‘limbik sistem’ beynin derin ve karanlık bölgelerine yerleşmişken, akılcı düşünmeyle ilgili ‘serebral korteks’ limbik sistemin hemen üstünde yer alır. Bu nedenle şöyle bir analoji kurulmuştur; limbik sistemde oluşan cinsellik ve agresyon gibi ‘ilkel’ uyaranlar daha yüksek işlevlere sahip serebral korteks tarafından kontrol altında tutulur.
Beynin nasıl çalıştığını daha rahat anlayabilmek için şöyle bir benzetme yapabiliriz. Gözününüz önünde bir ağaç canlandırın. Bütün bilgiler ince dallar – dendrit – aracılığıyla ağacın gövdesine – nöron – gelir, oradan da toprağa doğru giden bir uzantıyla – akson – diğer nöronlara aktarılır. Nöronlar birbirleriyle sinaps adı verilen boşluklar aracılığıyla bağlantı içindedirler.
Beyin içindeki iletişim elektriksel ve kimyasal yolla olur. Elektriksel uyaran önce akson boyunca sinapsa ulaşana kadar ilerler ve sinaptik uçtan kimyasal maddelerin – nörotransmitter – nöronlar arasındaki aralığa salınmasına neden olur. Bu nörotransmitterler de karşı taraftaki nöronda elektriksel bir aktivitenin başlamasına yol açarlar. Bütün düşünce ve duygu süreçlerimiz bu nöronal aktivite aracılığıyla belirlenir. Örneğin antidepresanlar bu nörotransmitterlerin salınımında değişiklik yaparak duygudurumumuza etki ederler.
Beynimize moleküler düzeyde baktığımızda iki şey görürüz. Öncelikle beynin karmaşıklığı ve biricikliği kesinlikle fiziksel yapısıyla ilgili değildir. Çünkü beyin karbon, hidrojen, oksijen, azot, fosfor ve birkaç eser elementten oluşur. Doğada her yerde var olan bu maddelerin bu kadar basit bir karışımı, beynin biricikliğini ve karmaşık işlevlerini açıklama konusunda yeterli değildir elbette. İkincisi beynin içindeki iletişimi sağlayan kimyasal maddelerin çoğu 850 milyon öncesinde dahi var olan tek hücreli organizmalarda da vardır. Yani ilk canlı ve ilkel organizmaların da elektriksel ve kimyasal sinyallerle iletişim kurduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Ne kadar nörotransmitter olduğunu tam olarak bilemesek de, her birinin sayısız alıcı – reseptör – üzerinden etki ettiğini biliyoruz. Bu da beynin reaksiyon yetisinin zenginliğini ve inceliğini açıklıyor bize. Alıcıların bu çokluğu beyni ve beynin içinde neler olup bittiğini tam olarak anlayamıyor oluşumuzun önemli nedenlerinden biridir. Daha da zor olan, beyinde olan biten olaylarla, düşünce ve duygularımızın öznel dünyası arasındaki ilişkiyi açıklayabilmektir.
Platonsa ruhumuzu kanatlı iki atla çekilen bir arabaya benzetir. Bu atlardan biri dizginlenebilen, iyi huylu bir attır, diğeriyse dizginlenemez, kötü huylu bir attır – duygularımız ve içgüdülerimiz. Bu iki atı çeken arabacı da akıldır ve her iki ata da hakim olmaya çalışır. Belki de doğrusu budur. Ama göklerde dilediği gibi dolanan bu özgür ruh, neden beden denen hapishaneye girmek için bu kadar diretir, henüz bilmiyoruz.

Alper Hasanoğlu