Yalnız olmak esasen kötü bir şey değildir. Bazıları daha çok, bazıları daha az olmak üzere herkes kendini geri çekmeye, yalnız olmaya ihtiyaç duyar zaman zaman. Yağmur Ormanları’nda araştırma yapan bir biyoloğu düşünün ya da bize bu yıl çıkartacağı 6 cd’lik Mozart külliyatını hazırlayan Fazıl Say’ı, antrenman yapan dağ bisikletçisini, ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ın son düzeltmelerini yaparken Orhan Pamuk’u.

Tek başına olmakla yalnız olmak, yakın olsalar da aynı şey değildir. Tek başına olmak otomatik olarak yalnız olmaktan kaynaklanmaz. Ama yalnız olmak tek başına olmanın bir sonucu olabilir ve tek başınalığı güçlendirebilir de. Yalnız olmak toplumsal bir fenomenken, tek başınalık bireysel bir olgudur.

Onlarca insanın ortasında ya da bir ilişki içindeyken de tek başına hissedebilir insan kendini. Ama yine de biliyoruz ki, tek başınalıkla başa çıkmanın en iyi ve kestirme yolu ilişkidir. İstatistiklere göre evli olanlar evli olmayanlara göre kendilerini daha az tek başına hissederler. Oysa evliliğin derin bir tek başınalık hissine bir çare olmadığını edebiyattan çok iyi biliyoruz. Madam Bovary bu açıdan da okunabilecek bir romandır örneğin. Üstelik ilişki (evlilik olsun olmasın) bir tuzağa da dönüşebilir bazı durumlarda. Çünkü bağımlılığa dönüşen bir ilişki kişinin başka ilişkiler ve bağlantılar kurmasına engel olur. Başarı, ün, saygınlık da kişiyi tek başınalıktan korumaya yetmez.

Tek başınalık her yerde hissedilebilir. Başka insanların arasında, işte ve hatta aile içindeyken bile. Bazen öyle yoğunlaşır ki, bedensel olarak bile sarıp sarmalar kişiyi. Tek başınalık yakınlığa duyulan ihtiyaçla toplumsal gerçeklik arasındaki uyuşmazlıktır. Yakınlık arzulanır ama becerilemez. Ya da mesafe koyan insanlar seçilir hep bilinçdışı bir şekilde.

Sartre, “Cehennem ötekidir.” dese de, insanın gerçek cehennemi tek başınalıktır. İnsanlarla çevrili olmak ve kendini onlara ait hissetmemek veya dışlanmış hissetmek derin bir varoluşsal acıya neden olur.

Gerçek bir tek başınalık kesinlikle romantik değildir. Radyolarda her gün dinlediğimiz pop şarkılarındaki ya da ucuz aşk romanlarındaki hüzünlü yalnızlıklarla ilgisi yoktur. Beslenme ve bedensel bütünlüğün tehdidi kadar önemli temel ruhsal ihtiyaçlarımızdan birinin yokluğudur tekbaşınalık. Çalışmalarda mutlu olmalarına en fazla katkı sağlayan etkenler sorulduğunda insanlar, maddi refah, ün ve hatta bedensel sağlıktan önce sevgi, güven duygusu ve ilişkisel bağları dile getirir.

İnsanlarla bağı olmak, bağlı olmak kişinin kendini iyi hissetmesinin varoluşsal koşullarından biri olduğu için, öldürmek ve işkenceden sonra, insana verilebilecek en büyük ceza onu tecrit etmektir. Adalet sistemimiz sağ olsun F tipi cezaevlerini inşa ederek bu eksikliğimizi de uzun süredir karşılamaktadır bildiğiniz gibi.

Hiç tanımadığımız birinin bile gözlerini kaçırması huzursuz eder insanı. Neden diye sorar kişi ister istemez? Aslında hiç ilgisi olmadığı gruplar tarafından reddedilmek bile, kişiyi duygusal olarak dışlanmış hissettirir. Reddedilmek reddedilmektir çünkü. Evrimsel olarak bakıldığında önemli bir alarm işaretidir reddedilmek, dolayısıyla dışlanmak. Tek başına olursak hayatta kalmamız zorlaşır, hatta imkansızlaşır.

Tek başınalık normalde geçici bir evredir insan hayatında. Meslek değiştirdiğimizde, çocuklar evden ayrıldığında bir kayıp duygusu yaşar ve üzülürüz örneğin. Belli bir süre sonra bu duygu azalır ve sosyal hayata yeniden dahil oluruz. Kötü olan bu duygunun yoğunluğunun azalmaması ve kronik bir hal almasıdır. Peki bu nasıl ve neden olur?

Tek başınalığa dayanıklılık/dayanıksızlık kısmen kişinin kendisinde saklıdır. Davranış genetikçilerinin yaptıkları çalışmalar, tek başınalığa dayanıklılık/dayanıksızlığın genetik olarak da belirlendiğini göstermektedir. Bir kişinin bağlanmaya, ait olmaya, yakınlığa ne kadar ihtiyaç duyduğu çocukluğunda temel ruhsal gereksinimlerinin ne kadar karşılandığının yanında, doğuştan getirdiği genetik mirasıyla da yakından ilgilidir.

Başkalarının yargılarına duyarlılık arttıkça tek başınalık tehlikesi artar. Hepimiz farklı derecelerde de olsa başkalarının hakkımızda ne düşündüğüyle ilgiliyizdir. Tedavi için başvuran fobilerin %30’u sosyal içeriklidir. Örneğin bir topluluğa konuşmaktan, özellikle az tanıdığı insanlarla birlikteyken rezil olmaktan, komik duruma düşmekten kaygı duymak gibi.

Neyse ki dışlanmaya çok duyarlı olanların hepsi tek başına insanlar haline gelmez. Ama bir kısmı bu duygunun pençesinden kurtulmayı başaramaz. Azalmayan tek başınalık duygusu güçlenme eğilimine girer. Bilişsel ve duygusal regülasyon bozulabilir, yani kişi düşünce ve duygularını yönetmekte zorluk çeker, empati yeteneğini yitirebilir. Bir çalışmada, deneysel olarak kendilerini dışlanmış hissetmeleri sağlanan deneklerin zeka testinde daha düşük puanlar aldıkları, gerçekçi olmayan risklere girdikleri, çevrelerine karşı daha düşmanca bir tutum aldıkları ve güvensizlik duygusu geliştirdikleri gözlenmiş.

Tek başınalığın kronikleşmesi bir kısır döngüyle sonuçlanabilir. Kişi kendini dışlanmış, dışarıda kalmış hissettikçe daha sık agresif, savunmacı bir davranış biçimi benimseyebilir ve insan ilişkilerinde daha kaygılı ve güvensiz bir hale gelir. Bazen de tek başına kalmaktan kurtulabilmek için kişi tamamıyla alttan alıcı, fedakâr bir davranış biçimi benimseyebilir. Karşısındakinin hoşuna gidebilmek için kendi istek ve ihtiyaçlarını bir kenara bırakır.

Lise ve üniversite öğrencileri arasında yapılan bir çalışmada kişilere arkadaşlarının sayısı ve duyumsanan tek başınalık hissi sorulmuş. O yaşlarda ikisi arasında bir ilişki bulunmamış. Gençlerin arkadaş sayılarıyla tek başınalık hisleri birbirini tutmuyor. Orta yaşa doğruysa bu durum değişiyor. Tek başına olan insanların hakikaten daha az dostu var. Güvensizlik duyguları ve kendilerini geri çekmeleri nedeniyle en yakınlarında bulunan insanlar bile uzaklaşıyorlar. Böylece öznel olarak hissedilen tek başınalık bir gerçekliğe dönüşüyor.

Yapayalnız kalıyorlar. Tek başına olan insanlarda ilişki sorunları, işyerinde çatışmalar, yabancılaşma da daha çok görülüyor. Mesleki başarı düşüyor.

Günlük hayatın zorlukları tek başına olan insanları daha fazla etkiliyor. Daha sinirli, daha kaygılı insanlar oluyorlar. Zor bir durumla karşılaştıklarında daha kötümser bir tepki gösterip daha kolay kaçınıyorlar. Uykuya dalmakta güçlük çekiyor, sabah uyandıklarında kendilerini dinlenmiş hissetmiyorlar. Günlük hayattaki küçük hoşluklar da pek etki etmiyor tek başına olan insanlara. Bir tanıdığın “Nasılsın?” telefonu, bir tebessüm, küçük bir iltifat değmiyor bile onlara.

Bütün bunlar sinir sistemimizin de daha aktif olmasına yol açarak adrenalin ve kortizol gibi maddelerin daha çok salgılanmasına ve uzun vadede mide-bağırsak rahatsızlıklarından tutun da, yüksek tansiyona kadar birçok bedensel sağlık sorununun ortaya çıkmasına yol açabiliyor. Yapılan kapsamlı araştırmalar sosyal izolasyonun en az sigara ve aşırı kilo kadar yaşam süresini kısalttığını gösteriyor.

Tek başınalığın ruhsal olarak yol açtığı en önemli sorunsa depresyon. Tek başınalık derinden hissedilen ve acı verici bir duygu olmasına rağmen bir hastalık değil tabii ki. Ama uzun süreli tek başınalık duygusu karmaşık bir hastalık tablosu olan depresyonun ortaya çıkmasını kolaylaştırabiliyor. Depresyonun Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2020 yılında insan sağlığını en fazla etkileyen hastalıklar içinde üçüncü sıraya yükselecek olmasının önemli nedenlerinden biri de, çağımızın en önemli sorunlarından birinin tek başınalık olması. Aile bağlarının kopma noktasına geldiği, mesleki nedenlerle insanların daha fazla göç etmek zorunda kaldıkları ya da en azından haftanın birkaç gününü başka bir şehir ya da ülkede geçirmek zorunda kaldığı günümüzde, kişinin daha uzun süreler yalnız kalmak zorunda olması kişiyi yavaş yavaş sosyal olarak izole ediyor ve tek başınalık duygusunun ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor.

Psikoterapi seanslarında gittikçe daha çok sayıda insan ilişkiye girecek kimseyi bulamamaktan, tek başına olmaktan şikâyet ediyor. Kadınlar da erkekler de birlikte olacakları, güvenebilecekleri, sevecekleri, kendilerini sevecek birini bulamamaktan yakınıyor. Tek başınalığın yol açtığı duyguları anımsarsak kişilerin kimseye güvenememelerini, ilişkiye girmekten korkmalarını daha iyi anlayabiliriz. Bu durum insanların mutsuz oldukları ilişkileri sonlandırabilmelerini de engelliyor haliyle. İnsanlar yalnız kalma korkuları nedeniyle mutsuz oldukları ilişkilerinde sıkışıp kalıyorlar.

Yalnız yaşayan herkes tek başına değil tabii ki. Ama çocukluk yaşantıları ya da genetik mirasları nedeniyle tek başınalık duygusuna meyilli olan insanlar için yalnızlık ciddi bir tehlike oluşturuyor.

1984 yılında ABD’de yapılan bir çalışmada insanlara, hayatlarında güvenebildikleri kaç kişi olduğu soruluyor. En sık verilen yanıt “üç”. 2004 yılında bu soruya verilen en sık yanıt ise “hiç.” Yani 21. yüzyılda ABD’de yaşayan insanların önemli bir bölümü, güvenle her şeylerini konuşabilecekleri tek bir kişiye bile sahip değil. Bu sonuçların bizim için de geçerli olmaya başladığını düşünmemiz için yeteri kadar nedenimiz var.

Gerçek dostlukların kişiye sorumluluk yüklediğini, zaman istediğini ve kişiye ağır da gelebileceğini düşünürsek, yalnızca gençlerin değil, erişkin birçok insanın da neden internet üzerinden, bağlayıcılığı olmayan parasosyal mecralara kaydığını da anlayabiliriz.

Örneğin Facebook’ta ‘arkadaş’ topluyoruz her gün ama onlarla gerçekten sosyal bir iletişim içinde değiliz. Facebook, dostlukların değil ‘profil’ bağlantılarının kurulduğu, gerçekliğin sınırında duran bir boşluk aslında.

Şimdilik ama, tek başınalık duygumuzla başa çıkmanın başka bir yolunu bulabilmiş de değiliz. Ya da en kolay yolu bu. Sabah kalktığımızda daha yüzümüzü yıkamadan Whatsapp’a, Twitter’a, Facebook’a, Instagram’a bakıyoruz. Hayatımızın o döneminde hangisi, bilinmez hangi nedenle, ön plana çıkmışsa sıralama değişmek üzere, ama çoğunlukla hepsine birden. Hiçbir şey de kaçmasın istiyoruz çünkü.

Çağımızın yakınlıktan delice korkan ama tek başınalıktan da ıstırap çeken bireyleri olarak ne kadar ‘like’ edildiğimizi, takipçilerimizin sayısının artıp artmadığını, evde oturduğumuz bir hafta sonunda başkalarının ne kadar eğlendiğini, eski sevgilimizin kimleri takip etmeye başladığını, kimleri ‘like’ ettiğini, kimlerle ‘arkadaş’ olduğunu, bize örtük ya da açık bir mesaj gönderen olup olmadığını kontrol ederek başlıyoruz güne. Yan taraftaki yastık boş ya da dolu, fark etmiyor artık…