Ayrılmak neden hep acı verir? Oysa kişi ayrılmayı mutsuzluğuna son verebilmek için ister.
Mutsuzdur, hayatı bloke olmuş gibidir, eli ayağı tutmaz ama yine de ayrılmak zordur. Aralarında konuşacak hiçbir şey kalmamıştır. Her konuşma denemesi kavgayla sonuçlanır. Birbirlerine olur olmadık şeyden sinirlenir veya kırılırlar.
Evin içinde saatlerce birbirlerine bakmadan oturur, birbirlerine tek kelime etmezler. Göz ucuyla birbirlerini gözlerler, öteki ne yapıyor diye. Biri bir kelime etse belki de en azından bu gerginlik azalacaktır. Ama aralarındaki iktidar savaşı izin vermez buna. Zaten her birinin alttan almayı denediği ve reddedildiği sayısız an vardır geçmişlerinde.
Biri bir koltukta, öteki diğer koltukta kitap okur ve birbirlerine öfke biriktirirler ve okuduklarından hiçbir şey anlamazlar.
Ayrılık, evet ama bunca yıldan sonra, içiçe geçmiş hayatlarınızı neresinden ayıracağınızı bilemezsiniz. Bunca yıldır ‚biz‘ olan hayatı neresinden bölerseniz bölün, bir parçanız ötekinde kalır, sizde de ötekinden bir parça. Masa başında yapılmış Ortadoğu haritasına döner hayatınız.
Kitaplar, cd’ler vb’lerden söz etmiyorum bile. Hadi diyelim kitaplarınızı, cd‘lerinizi aldınız, peki Lawrence Durrell’in Justine’inin 56. sayfasında ötekinin bıraktığı sigara külü ve şarap lekesini ne yapacaksınız? Eleni Karaindrou’nun Weeping Meadow‘unu birlikte dinlerken tuttuğunuz ayak bileğini nereye koyacaksınız?
Evden kim çıkacaktır? Kim çıkarsa çıksın geride kalan, o evde nasıl yaşayacaktır? Kalan, ötekinin televizyon köşesinden sevdiği diziyi seyretmemesine, artık hiç seyretmeyecek olmasına nasıl katlanacaktır?
Freud’un dediği doğruysa, insan aşkta anneyle yaşanan o simbiyotik ilişkiyi arıyorsa, yaşamın ilk aylarındaki o güvenlik ve emniyet duygusunun, koşulsuz sevginin, bir olma halinin doruklarıysa aşk; ayrılık da bu halin bir illüzyon olduğunun, annenin çekip gitmesi, belki de ölmesi demek olduğunun farkına varılması olsa gerek.
Ne kadar sorunlu bir ilişkiniz de olsa, haftada bir ettiğiniz telefonlar bile size sıkıntı verse, annenin ölümü koskocaman bir boşluk yaratır içinizde. Bir daha hiç kapanmayacak bir boşluk. Sevgilinin gidişi de bu dehşet duygusuna yol açabilir, eğer bir de sorunlu bir anne-çocuk ilişkiniz varsa ardınızda.
Örneğin sizi bir türlü bırakmayan, büyümenizden kaygı duyan, onu sembolik olarak terketmenize izin vermeyen bir anneye sahipseniz. En ufak bir özgürlük denemenizde, en yakın arkadaşınızda kalmak gibi masum bir şey de olabilir bu, henüz yalnızca elini tuttuğunuz sevgilinizle çıkacağınız bir kısa tatil de, sizi suçlu hissettiriyor ve yanlış bir şey yapıyorsunuz duygusu veriyorsa durmaksızın.
Sevgilinizden ayrılma düşüncesi biraz olsun netlik kazandığında da bir dehşet duygusu, kaygı, suçluluk duygusu kaplayıverir içinizi. Bir olma duygusunu kaybetmemek için her şeyi göze alabilecek duruma gelirsiniz. Ya kendinizi kandırır ve bir kere daha çaresizce bitmiş ilişkinizi kurtarmaya çalışırsınız. Yeniden denemenin ilk günleri mükemmel bir uyum ve haz içinde geçer, ne kadar doğru yaptığınızı hisseder ve düşünürsünüz. Ya da hızla bir başkasını ararsınız. Mümkün olduğu kadar acısız geçirmek için ayrılığın ilk günlerini.
Her hâlûkârda kendinizi kandırmış olursunuz. Yaşamanız gerekeni ötelemekten başka bir şey değildir yaptığınız. Ne bitmiş bir ilişki yeniden başlayabilir, ne de can havliyle sarıldığınız başka bir beden derdinize derman olur.
Çünkü çözüm sizsiniz. Çözüm sizin yalnızlığı da normal hayat evrelerinden biri olarak kabul edebilmenizde. Toplumsal değer yargılarından kendinizi sıyırabilip bir ilişkiyi ne olursa olsun yürütmeyi bir başarı olarak algılamaktan vazgeçebilmenizde.
Çünkü aslında biriyle birlikte olmayı nasıl mutlu olmak için istiyorsak, ayrılmayı da en azından artık mutsuz olmamak için isteriz.
Attila İlhan’ın o dizesinde dediği gibi: „Ayrılık sevdaya dahil.“ çünkü…
***
Ayrılığın neredeyse tek çare olduğu durumlar nelerdir onlara bakalım:
Azalmış adanmışlık: Kişinin kendini ilişkiye adamış olmasından kasıt, eşlerin ilişkinin ömür boyu olduğuyla ilgili bir önkabulünün olmasıdır. Eğer eşlerden biri sık sık ayrılıktan bahsediyorsa, ilişkinin geleceğini tehlikeye atacak kararları kendi başına alıyorsa ilişkiye adanmışlıkta bir azalma var demektir.
Sadakatsizlik: Eşlerden biri sık kaçamaklar yaşıyorsa, ilişkisini hayatının öncelikler sırasında öne koymuyorsa, eşinin istek ve ihtiyaçlarını önemsemiyorsa, eşiyle birlikte “dünyanın geri kalanına karşı ittifak” halinde değilse, üçüncü bir kişiye sevgilisi hakkında kötü konuşuyorsa sadakatsiz demektir.
Güvenin kaybı: İlişkide kendinizi hem güvende hem de özgür hissediyor musunuz? Karşı taraftan büyük bir tepki görmekten çekinmeden fikrinizi söyleyebiliyor musunuz? Öfkenizi korku duymadan gösterebiliyor musunuz? Eşiniz olmadan arkadaşlarınızla buluşmanız, hobilerinizle ilgilenmeniz mümkün mü? Eğer eşlerden biri çabucak kontrolünü kaybediyorsa, elindeki nesneleri sağa sola fırlatıyor ya da onlara zarar veriyorsa, ilişki emniyetli ve güvenli bir yer olmaktan çok uzaktır.
Saygısızlık: Saygısızlığın birçok yüzü vardır. Bazı insanlar birlikte oldukları insanı öncelikle bir anne-baba gibi eğitmeleri gerektiğini düşünürler. Eşlerinin davranış biçimlerini düzeltmeye (“Partide o kadar çok konuşma, itici oluyorsun”), onlar adına kararlar almaya (“Seni spor salonuna yazdırdım, çok kilo aldın son zamanlarda”) ya da hayatta ne yapacaklarını belirlemeye çalışırlar (“Terapiye gitmelisin, böyle çekilmiyorsun”). Bazıları da eşlerinin zekâlarını (“Demek istediğimi anlamıyorsun”), yeteneklerini (“Bırak ben yapayım, çok yavaşsın”) küçümseyici bir tavır içine girerler. Sonuç aynıdır, saygısızlık gören uzaklaşır.
Özenin azalması: Durmaksızın sarhoş olup sonra ne yaptığını bilmeyen birine saygı duyup özen gösterebilir misiniz? Öfkesini kontrol edemeyip bağırıp çağıran birine? Yalnızca kendi istek ve ihtiyaçlarını düşünen, sorumluluk almaktan kaçınan birine saygı duymak ve özen göstermek kolay değildir. Ama karşılıklı özenin olmadığı bir ilişki bitmeye adaydır.
Kendi başına karar alma: Bazen eşlerden biri farkında olarak ya da olmayarak ilişkiden bağımsız hareket etmeye başlar. Kararlarını alırken eşini dışarıda tutar. İşiyle ilgili kararlar alırken eşinin fikrini bile sormaz, yalnızca aldığı kararları bilir.
Yaşam planlarında farklılıklar: Eşlerden biri evcimen biriyken, diğeri gezmeyi çok seviyorsa bu çatışmalara yol açabilir. Ama böyle bir konuda her zaman orta yol bulunabilir. Oysa örneğin çocuk sahibi olmak konusunda farklı düşünülüyorsa bu eşlerin birbirinden farklı yaşam planları var demektir. Ya da erkek çocuklar büyüyene kadar annenin çalışmasını istemiyorsa ve kadın da tam tersi düşüncedeyse bu ciddi bir çatışma konusudur.
Ortaklığın eksikliği: Eğer çift artık birlikte hiçbir şey yapmıyorsa, zorlamalar dışında bir araya gelmiyorlarsa, hiçbir hayat alanında duygusal ve/ya da düşünsel bir alışveriş yoksa o ilişki bitmeye çok yakındır.
Mizahın azalması: Birlikte bir şeylere gülebilmek eşleri birbirine yakınlaştırır. Artık aynı şeylere gülmeyen, ilişkiden mizahı çıkaran çiftler için alarm çanları çalmaya başlamıştır.
Bedensel uzaklaşma: Eşler artık birbirlerine dokunmaktan imtina ediyorsa, biri yakınlaşmak istediğinde diğeri direnç gösteriyorsa ilişki artık stabil değildir.
Bu saydıklarımızdan biri ya da birkaçı sizin ilişkiniz için geçerliyse, ayrılık belki de daha huzurlu bir gelecek için en iyi karardır.
Geçen haftaki yazımın sonunda söz verdiğim için sıkıcı ve didaktik bir yazı yazdığımın farkındayım. Ama bana gelen danışanlarımdan kafalarının en çok ilişkilerini bitirip bitirmemek konusunda karışık olduğunu görüyorum. Her şeye rağmen yine de ilişkinin devamına zayıflıklarımızın, o anda bulunduğumuz ruhsal durumun, manevi ve maddi koşullarımızın karar vereceğini de biliyorum.