Ernest Jones en önemli Freud biyografi yazarlarından biridir. Freud’un 1938’de Viyana’dan Londra’ya kaçmasına yardım etmiş olan Jones, onu en yakından tanıyan insanlardan biriydi. O kadar yakından tanıyordu ki, birçok kimsenin bilmediği kişisel ayrıntılara da hakimdi. Bunların arasında Freud’un şu ünlü cümlesi de var: “Kadın ne ister?” Jones’un biyografisinden öğrendiğimize göre Freud bu çaresizlik kokan sorusunu 1925 yılında Marie Bonaparte’a yazdığı bir mektupta sorar. Marie Bonaparte Freud’un analizinden geçtikten sonra kendisi de psikanalist olarak çalışmış bir Fransız aristokrattır.

Aradan 90 yıl geçmiş olmasına rağmen bu soru cinsellik söz konusu olduğunda hâlâ yanıtlanmış değil. Çünkü kadının cinselliği erkekle karşılaştırıldığında oldukça karmaşık. Ne demek istiyorum? Buna biraz daha yakından bakalım.

Cinsellik, insan düşüncesini ifade edebilmeye başladığı andan itibaren en önemli konulardan biri olmuştur. Başlangıçta filozoflar, sonra onlara ek olarak teologlar, yakın zamanlarda da biyologlar ve tıp araştırmacıları, psikiyatrlar ve hatta ekonomistler bu konuda düşünmüşler, araştırmışlar ve kalem oynatmışlardır. Özellikle kadın cinselliği erkeğin egemen olduğu zamanlardan itibaren bazen korkulan, bazen tapınılan bir şey oldu. Bazen yalnızca üremenin hizmetinde görüldü, bazen de dehşetle kontrol edilmeye çalışıldı.

20. yüzyıl, cinselliğin günümüz bilimsel yöntemleriyle araştırılmaya çalışıldığı çağ oldu. 1950 ve 1960’lı yıllarda Alfred Kinsey, William Masters ve Virginia Johnson’un yaptıkları geniş çaplı araştırmalar cinselliği öncelikle işlevselliği açısından araştırıp analiz ettiler. O yıllarda haz hiçbir şekilde araştırma konusu değildi. Kadının cinsel arzusunu anlamaya çalışan ilk araştırmacıysa psikanalist Helen Singer Kaplan’dı. 1970’li yılların başıydı.

Ama 1984 yılında AİDS dünyanın cinselliğe bakışını bir kez değiştirdi ve sonrasında uzun süre kimsede kadın cinselliğini araştıracak motivasyon kalmadı. Çünkü herkes sağlıklı ve güvenli seksin, korunmanın peşindeydi artık. Sağlıklı ve güvenli cinsellik de tek eşle, evlilik sınırları içinde yapılan seks olarak tarif edildi.
Son 5-10 yıldır cinsellik yine araştırmaların odak noktası olmaya başladı. Özellikle Anglosakson dünyada biyoloji ve beyin araştırmaları yardımıyla kadın cinselliğinin izi sürülmeye başlandı. Ama bu araştırmalar hiçbir sonuca ulaşmadı. Üstelik haz ve cinsel fantezi konusunda olduğu kadar hiçbir alanda daha çok yalan, hadi daha nazik olalım yanlış şey söylenmedi. Çünkü bu konuda araştırmalar çoğunlukla erkekler tarafından yürütülüyordu ve bu nedenle esas olarak erkek cinselliğini anlamaya yönelikti. Kadının cinsel hazzı da bu bakış açısından yorumlanıyor ve bu nedenle de başarısız kalıyordu. Oysa erkek cinselliği konusunda araştıracak pek bir şey yoktu. Erkek fiziksel olarak uyarıldığında psikolojik olarak da haz almaya hazır hale geliyordu.

Bir süredir öncülüğü bilim kadınları yapmaya başladılar ve inisiyatifi de ele aldılar. Bunlardan biri Kanadalı araştırmacı ve terapist Meredith Chivers. Chivers çok temel bir soruya yanıt arayarak işe başladı: Kadını ve erkeği ne uyarır?

Şimdiye kadar olduğundan daha nesnel bir değerlendirme yapabilmek için şöyle bir araştırma metodu geliştirdi. Kadın ve erkek deneklere her biri ikişer dakikalık heteroseksüel ve homoseksüel cinsel ilişki videoları ve bonobo maymunlarının cinsel ilişkisini gösteren bir video izlettirdi. Deneklerden, her videoyu izledikten sonra cinsel olarak uyarılıp uyarılmadığını önündeki formda işaretlemesi istendi. Bu arada her deneğin cinsel organına bağlanan ölçüm cihazıyla uyarılıp uyarılmadığı ölçüldü.

Erkeklerde her şey çok netti. Heteroseksüel erkekler heteroseksüellerin ve lezbiyenlerin sahnelerinden uyarıldıklarını, homoseksüel erkeklerden uyarılmadıklarını söylemişlerdi. Homoseksüel erkeklerin söyledikleri bunun tam tersiydi. Her iki grup da maymunlardan uyarılmadıklarını söylemişlerdi. Söyledikleriyle yapılan ölçümler birbirini tutuyordu.

Oysa kadınlarda durum kafa karıştırıcıydı. Heteroseksüel kadınlar heteroseksüel ve erkek eşcinsel sahnelerden uyarıldıklarını, lezbiyenlerden uyarılmadıklarını söylüyorlardı. Lezbiyenler de tam tersini. Her iki grup da erkekler gibi maymunlardan uyarılmamışlardı. Oysa ölçümler bambaşka bir şey söylüyordu. Kadınlar her sahnede fiziksel olarak uyarılmışlardı.

Peki bu neye işaret ediyordu? Meredith Chivers bir yorum yapmadan önce, benzer bir sonuca ulaşan 130 araştırmayı da dikkatle inceledi ve şu sonuca vardı: Cinsellik söz konusu olduğunda kadının bedeni ve ruhu aynı doğrultuda çalışmıyor. Kadın cinselliği ikiye ayrılmış durumda. Bedensel uyarılma temel olarak hazla ilgili değil. Haz daha çok kognisyonlarla (düşünce, algı, muhakeme vs.) ilgili bir durum kadında. Bu dualist bakışın temeli cinsel şiddet konusunda yapılan çalışmalara da dayanıyordu. Tecavüze uğrayan kadınların vajinalarındaki ıslanmanın haz almalarıyla bir ilgisi yoktu. Bu ‘vajinal uyarılma’ aynı zamanda kadını fiziksel yaralanmalardan da koruyordu. Peki fizyolojik uyarılmayla psikolojik hazzın bağlantısı tam olarak neredeydi?

Viagra, Cialis vb ilâçların erkekte ereksiyonu ve cinsel isteği arttırması, aynı ilâçların kadında da işe yarayıp yaramayacağı sorusunun ortaya atılmasına neden oldu. Ama görüldü ki kadının cinsel organında kan dolaşımının artması cinsel isteğini arttırmıyor. Haz kadının cinsel organıyla değil, beyniyle ilgili bir durum. Erkeklerde cinsel haz fizyolojik olarak uyandırılabilirken, kadında kognisyonlar belirleyici rol oynuyor.

Utah Üniversitesi’nden psikoloji ve cinsiyet araştırmaları profesörü Lisa Diamond, başka bir açıklama modeli oluşturdu. 10 yıl süren bir çalışmada 90 genç kadının erotik arzularını araştırdı. Onun çalışmalarının sonuçlarına göre mahremiyet ve ruhsal yakınlıktı kadın hazzını şekillendiren. Güven ve kendini iyi hissetmek kadın hazzının anahtarıydı.

Oysa Nevada Üniversitesi psikoloji profesörlerinden Marte Meana’ya göre ruhsal mahremiyet kadın cinsel hazzında çok küçük bir rol oynuyordu. Disparoniyle (cinsel ilişki sırasında kadının acı duyması) ilgili çalışmalarında cinsel haz arttıkça acının azaldığı sonucuna ulaşmıştı.

Peki ama haz nasıl arttırılacaktı? Geleneksel terapötik yanıt, yani iletişimin ve ilişkinin iyileştirilmesi, Meana’ya göre yeterli değildi. Onun açıklama modelinde narsizm merkezi öneme sahipti: Kadın arzu edilmek, seçilmek ister. Erkeğin kendisine olan arzusu görünür ve kontrol edilemez olsun ister.

Meana’ya göre aslında kadın erkekle kıyaslandığında, cinsel olarak daha fazla değişiklik isteyen taraf. Ve erkeğe göre tek eşlilikten daha uzak. Kadın uzun süreli ve stabil bir ilişki ister inancı, daha çok kültürel etkilerin bir sonucu. Aslında kadın farklı cinsel partnerle ilişkilere daha açık erkeğe göre. Meana’ya göre bunun en açık göstergelerinden biri de, uzun süreli bir ilişkide kadının cinsel isteğinin erkeğe göre daha çabuk kaybolması. Kadın cinsel isteğinin erkeğe göre daha az olarak görülmesinin nedeni de, kadının uyarılmasının erkeğe göre daha fazla emek gerektirmesi.

Bu üç açıklama modeli son yıllarda en çok itibar edilenler. Her birinin vurgu yaptığı yer birbirinden farklı. Meredith Chivers’e göre kadın cinsel hazzı güçlü bir karşılık olmadan ortaya çıkmıyor. Martha Meana’ysa arzulanmak istemeye vurgu yapıyor. Lisa Diamond içinse mahremiyet (intimicy) en önemli etken kadın cinselliği için.

Seksologlar arasında da, diğer bilim çevrelerinde de şu soru belirleyici olmaya başladı son zamanlarda. Cinsellik kültürel etkiler ve etkileşim göz ardı edilerek araştırılabilir mi? Özellikle din, günah ve ahlâk vurgusunu ön plana çıkardığı dünya görüşüyle binlerce yıldır kadının cinselliğini belirliyor. Üstelik bunu yalnızca dini değerler üzerinden değil, doğrudan kadın üzerindeki yaptırım ve baskılarla da yapıyor.

Yakın zamanlarda evrim teorisyenleri cinselliğin hayvanlarda da yalnızca üremeye hizmet etmediği kanısına vardılar. Cinsellik grup aidiyet duygusunu güçlendirdiği gibi, grup içinde kimin baskın olduğunun belirlenmesini de sağlıyor. Aynı zamanda yalnızca zevk almak için de cinsellik yaşanıyor hayvanlar arasında. Hayvanlarda homoseksüelliğin yaygın olduğu gerçeğinin ortaya çıkarılması bu tezi güçlendiren bir olgu olarak değerlendiriliyor.

Bu nedenle biyolojik açıklamalar da, laboratuvar ortamında yapılan çalışmalar da bu karmaşık konuyu, yani kadın cinselliğini açıklamak için yetersiz kalıyor. İnterdisipliner çalışmaların bu konuyu aydınlatmaya daha yakın olduğu var sayılıyor.

Cinsel hazzın gelişiminde kültürel etkenlerin etkisinin göz ardı edilmemesinin çok önemli olduğu herkes tarafından kabul görmüş bir olgu. Hindistan’da kamuya açık bir yerde öpüşmek çok itici bulunurken, Çin’de kadınların ayaklarının çocukluktan itibaren küçük ayakkabılar giydirilerek küçük bırakılması erkekler tarafından oldukça çekici bulunuyor örneğin. Hormon ölçümleri ve beyin tarama yöntemleri dünyanın farklı yerlerinde farklı sonuçlar verebiliyor. Bu nedenle bir araştırmacının dediği gibi, “Batı’da önemli olarak bulduğumuz bir şey, dünyanın başka bir yerinde tamamen önemsiz olabiliyor. Giderek ölçtüğümüz şeyin kültür olduğunu düşünmeye başladım.”

Yani Freud’un sorusunu yanıtlayabilmekten oldukça uzaktayız henüz. Kadının ne istediği hâlâ gizemini koruyor. Bir soru da şu: kadının cinselliğinin gizemli kalması acaba neden kötü olsun?