Cinsel sadakatsizlik büyük bir sorun olmazdı, eğer kıskançlık olmasaydı. Sadakatsizliğin en büyük rakibidir kıskançlık. Ve insanın davranışsal repertuarında sağlam bir yeri vardır. Aynı şekilde sadakatsizliğin de tabii. Anlaşılan doğa içimize birbirine zıt bu iki itkiyi ekmiş ve sonra da aralarındaki karşıtlığı çözme görevini omuzlarımıza yıkıvermiş. Bir tarafta yeni olana, bağlı olmamaya duyulan özlem, diğer tarafta sevgiliyi elde tutma arzusu. Bu karşıtlık yalnızca sadakatsizlik yapan ya da yaptığından şüphe edilenle kıskanan arasında değildir. Kişinin kendi içinde farklı iki ruh vardır sanki. Ya da iki kutup arasında gidip gelen kararsız bir ruh.
Bu konudaki en edebi örneklerden biri Fransız yazar Cathérine Millet’nin hareketli cinsel hayatı üzerine yazdıklarıdır. Kendi cinsel hayatını yazdıktan bir kaç yıl sonra eşinin aşk ilişkilerini öğrenir ve bundan dolayı çektiği kıskançlık acısını da detaylı bir şekilde kaleme alır. Duyguların mantığı yoktur çünkü. Sadakatsizlik bizi kıskançlıktan korumaz. Ve kıskanç olanın kendisi de uzun süre sadık kalamaz.
Bu duyguların kontrolü bizde mi? Kıskançlık ve sadakatsizlik boyunduruk altına alınabilir mi? Yoksa çaresiz miyiz onların karşısında? Kıskançlık insanın doğasında mı var, yoksa onu zamanla mı öğrendik?
Belli davranış kalıplarımızın doğuştan olmasının ilişkilerimiz ve kişiliğimiz açısından belli bir anlamı var. Cinselliğimizle ilgili kararları, kendi bilincimizle alıyor olmamız bizim için büyük önem taşıyorsa, eylemlerimizin, ne kadar olabiliyorsak o kadar idarecisi olabilmek de bir o kadar önem kazanır. Ama kontrolümüz dışında olan durumları da belli bir rahatlıkla kabullenebilmemiz bir o kadar önemlidir. Ancak o zaman kendimizin ve partnerimizin istek ve hırslarının neden olduğu yaralanmışlıkla başa çıkabilmenin sakin ve onurlu ve daha önemlisi işe yarar bir yolunu bulabiliriz.
Özgür iradenin önemli bir değer olduğu bireyleşmiş insan teki için bazı davranış kalıplarının biyolojik olarak belirlenmiş olması huzursuzluk, tedirginlik kaynağı olabilir elbet. Bunun nedeni, yapıp edilenin sorumluluğunu relative etmesi, kişinin “Bu benim doğam!” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmasına kapı aralamasından geliyor. Haklı bir tasa. Ama doğuştan gelen özelliklerimizin etki gücünü küçümsersek de, başka bir yanlış yapmış oluyoruz. Etki gücümüzün hiç olmadığı durumlarda aşırı sorumluluk yüklenerek hayal kırıklığı yaşatıyoruz kendimize. Ve değiştiremeyeceğimiz bir şeyi değiştirmek için nafile bir çaba harcamış oluyoruz.
Bu görüş, kıskançlığı bizim hayata bakışımızla, dünya görüşümüzle bağlantılı bir tutum olarak değerlendirir. Sevgilinin sadakatsizliğine gösterdiğimiz kıskançlık tepkisi bilinçli bir karar, ahlâki olarak doğru bir duruşla ilgili olsa, kıskanç olmayı ya da yaşanan şeye tepki göstermeden öylece durmayı seçebilirdik. Her şey ne kadar kolay olurdu bizim için. Ama öyle değil. Kıskançlık özgürce seçemeyeceğimiz ve doğuştan gelen bir duygu ve tutumdur. Yani kıskançlığı ortadan kaldırmayı değil, onunla yaşamayı öğrenmek zorundayız.
Evrimsel psikolojinin yıldızının parladığı 90’lı yıllardan itibaren daha önce üzerinde pek düşünülmeyen kıskançlık da araştırma konularından biri haline geldi. Evrimsel bakışa göre, her davranış biçiminin genetik bir kökeni vardır. Bir davranış biçimi incelenirken sorulan soru şudur: Bu davranışın uyumla ilgili işlevi nedir? Başka türlü sorarsak: Belli davranışsal ve duygusal tepkilerin binlerce yıllık insan evrimi sürecinde yok olmayıp kalıcılaşmasının nedeni nedir? Soyun devamına bunların nasıl bir katkısı vardır? Bu soruların ardındaki temel düşünce şudur: Belli davranış biçimleri hayatta kalmayı zorlaştırıyorsa, onlar sönümlenir, yok olup gider zamanla. Bu nedenle bugüne kadar süregelmiş davranış biçimleri, fark etmesek de, bize belli bir avantaj sağlıyor demektir. Kıskançlıkla ilgili somutlarsak bu düşünce biçimini, “Taş devrindeki atalarımızın hayatta kalmalarına kıskançlığın ne gibi bir faydası vardı?” sorusunu sormamız gerekir.
Bir davranış biçiminin her zaman arzulanan etkiyi göstermeyeceği çok açık. Ama tam tersi de söylenebilir: bir davranışın etkileri de bu davranışı gösterenin bilinçle amaçladığı bir şey olmayabilir – ya da bilinçdışı.
Yani bizim atalarımız kasıtlı olarak kıskanç değillerdi. Üremek ve çoğalmak adına belli bir avantaj sağlamak için uğraşmıyorlardı kıskanırken. Ama kıskanç olmaları onların hayatta kalma şanslarını arttırdı. Kıskanç atalarımız bilmiyorlardı ama kıskançlıkları onların üreme ve çoğalmalarını kolaylaştırdı. Onlar sadece kıskançlardı. Ve kıskanç olmayanlardan daha fazla çoğaldılar. Biz kıskanç olmayanlardan köken almıyoruz, çünkü onlar yok oldular.
Bu tür düşünüş biçiminin biyolojik indirgemecilik olduğunu savunanların çıkış noktası, bu bakış açısının özgür iradenin rolünü azımsadığı görüşüdür. Oysa evrimsel bakış açısı doğuştan gelen davranış biçimlerinin, durumdan bağımsız mekanik bir biçimde ortaya çıktığını iddia etmez. Doğuştan gelen davranış biçimleri, durumsal ve çevresel etkenlere göre ortaya çıkıp çıkmayacağı belirlenen, bireyin bilinçli kararlarıyla yönlendirilen, etkilenen eğilimlerdir. Bir rakip ortaya çıktığında uyanan kıskançlık duygusu, duruma uygun bir şekilde aktive olan duygusal bir şemadır. Kıskanan kişi partnerini koruyacak mı, rakibinin yolundan çekilecek ve kaçacak mı, saldıracak mı yoksa, onu öldürecek mi, kültüre, duruma ve kişiliğe göre değişir.
Evrimsel bakışa göre kıskançlık duygusu cinsiyet farkı da gösterir tahmin edilebileceği gibi. Erkek ve kadınlar için karakteristik kıskançlık kalıpları söz konusudur. Bunun nedeni, cinsiyet farkının eş seçiminde farklı davranış stratejilerine neden olmasıdır.
Erkekler yanlış yatırım yapmadıklarından emin olmak zorundadır. Yani zamanlarını, enerjilerini kendi çocukları için harcamak isterler. Başkalarının çocuklarını besliyor olma riskini almak istemezler. Babalık garanti olmadığı için eşlerinin başka erkeklerin tohumlarını almamış olmaları için kıskanç bir gözlem ve denetim içindedirler. Kıskançlık göstermeyen erkekler enerjilerini yabancı genler için harcamış olurlar ve kendi soylarını devam ettiremezler. Ama öte yandan mümkün olduğu kadar çok kadına tohumlarını vermek, yani poligam olmak da soylarını devam ettirebilme olasılığını arttırır. Bu da erkeklerin neden hem kıskanç, hem de poligam olduklarını açıklar. Erkeklerin cinsel sadakatsizliği duygusal sadakatsizlikten daha önemli bulmalarının nedeni de budur der evrimsel psikoloji.
Oysa annenin kim olduğundan kimsenin şüphesi yoktur. Bu nedenle kadının erkeğinki gibi şüpheleri olmaz. Cinsel bir birliktelik hamilelik riski taşır. Bu nedenle kadın olası partner ve baba adayını cinsel ilişki öncesinde değerlendirmek ister. Onun yeteri kadar bağlı, sadık olup olamayacağını, ona ve çocuklara bakıp bakamayacağını anlamaya çalışır. Yani kadın için erkeğin duygusal sadakatsizliği daha tehlikelidir. Başka kadına daha fazla duygusal yatırım yapan erkeğin çocuklarına ilgisi çok daha az olur, hatta onları terk edebilir.
Bu görüşler akla uygun görünüyor. Uzun yıllar da bilimsel çalışmalarla desteklendiler. Birçok çalışmada erkekler beklentiye uygun olarak cinsel sadakatsizliğin, kadınlar da duygusal sadakatsizliğin kendileri için daha önemli olduğunu belirttiler. Daha sonraki yıllarda yapılan çalışmalar bu düşünceyi belli oranda relative etmiştir. Yapılan bir metaanalizde, yani çok sayıda araştırmayı inceleyen geniş kapsamlı bir analiz çalışmasında, cinsiyetler arasında böyle bir farkın olmadığı gösterildi. Kadınlar da, erkekler de duygusal sadakatsizliğe, cinsel sadakatsizlikten daha kıskanç tepki gösteriyorlar. Ayrıca aynı çalışmada kültürler arasında önemli farklılıklar olduğu da gösterilmiştir. Örneğin Avusturyalılarda cinsiyetler arasında fark yokken, Alman ve Hollandalılarda ve özellikle Amerikalılarda cinsiyetler arasındaki fark çok belirgin.
Kültürel farklılıklar bize kadınlarla erkeklerin birbirlerinin zıddı yorumlar yaptıklarını gösteriyor. Erkek, kadın cinsel sadakatsizlik yapmışsa, onun erkeğe aşık da olduğunu varsayıyor. Yani erkek kadının yalnızca cinsel istekleri doğrultusunda hareket etmediğini düşünüyor. Kadınsa, eğer erkek aşıksa mutlaka cinsel olarak da sadakatsizlik yaptığını düşünüyor. Ama cinsel olarak deneyimli kadınlar, tipik erkek düşüncesine daha yakın duruyorlar.
Kıskançlık her zaman kendini uygar bir şekilde göstermiyor tabii ki. Bir adamın önce karısını ve çocuklarını, sonra kendini öldürdüğü aile trajedilerinin ardında çoğunlukla patolojik bir kıskançlık yatar. Ülkemizde bu tür cinayetlerin çok büyük bir çoğunluğu erkekler tarafından işleniyor. Oysa bu bütün kültürlerde böyle değil. Örneğin ABD’de kadınların kıskançlık nedeniyle işledikleri cinayetler, erkeklere göre iki kat daha fazla.
Kıskançlığın biyolojik temeli olmasıyla, kültürel nedenlerinin olması meselesi niye önemli? Çünkü bir davranışın nedeni biyolojik derseniz, ne yaparsanız yapın, onu değiştirebilme olasılığınız çok az demektir. Kültüre bağlı bir davranışsa değiştirilebilir.
Peki kadınlar ve erkekler eşlerini kıskandırmak için bilinçli bir çaba gösteriyorlar mı? Bu sorunun yanıtı evet. Ve bilimsel çalışma sonuçlarına göre, bunu kadınlar erkeklere göre daha çok yapıyor. Kendilerini eşlerine, eşlerinin kendilerine olduğundan daha bağlı hisseden kadınların %50’si kıskandırma çabası içine girerken, kendilerini daha az bağlı hissedenlerin ise yalnızca %26’sı kıskandırmaya çalışıyor. Kim daha az bağlıysa, daha güçlü hissediyor kendini. Daha çok bağlı olansa zayıf. Kendini eşine göre daha bağlı, yani daha zayıf hisseden kadın, eşini provake edip onun kendine bağlılığını test etme ihtiyacı duyuyor. Ama bu çok da riskli bir davranış, çünkü eşi ilişkiye yeteri kadar angaje değilse, bu flört denemesini ciddiye almayıp kayıtsız da kalabilir.
Erkekler de kadınları provoke etmeye çalışıyor ama çok daha az. Erkekler çoğunlukla tam tersini yapıyor. Kendilerini eşlerine göre daha bağlı, yani kendini daha zayıf hisseden erkekler, eşlerini elde tutmak için kıskandırmaya çalışmıyor. Aksine karılarını kaybetmemek için ellerinden gelen her şeyi yapmak istiyorlar. Bu alttan almak, onunla daha çok ilgilenmek, eşini hediyelere boğmak olabiliyor. Ki o zaman sorun yok. Ama bizimki gibi kültürlerde bu çaba açık fiziksel şiddet gibi ilkel taktiklere kadar varabiliyor. Eşlerinin başka erkeklerle konuşmasını yasaklamak, zamanını herhangi bir erkekle geçirmesini engellemek, başka bir erkeğin varlığında eşine fiziksel olarak daha yakın olmak (ona dokunmak, sarılmak vs.), duygusal manipülasyonlara girişmek (suçluluk duygusu uyandırmak gibi), rakipleri değersizleştirmek ya da onları tehdit etmek, eşine ya da rakibe şiddet uygulamak erkeğin taktiklerinden en önemlileri.
İlişkisi tehlikeye giren, yani bir şeyler kaybetmek üzere olan taraf açısından bakıldığında kıskançlığa neden olan durum (flört) oldukça dramatiktir. Oysa kimin kaybeden, kimin kazanan olacağı böyle bir oyunda kesinlikle bilinemez.
İlişkisi olan biriyle bir aşk ilişkisi (affair) yaşamaya başlayan kişi kendisine ait olmayan, aslında hiçbir hakka sahip olmadığı yabancı bir bölgeye adım atmış demektir. Bir evin huzurunu cinsellik aracılığıyla yok etmiştir.
Bir aşk ilişkisi daha önce barışın hakim olduğu bir evi tarumar eder. Üçüncü şahıs evin sahibiyle bir rekabete girmiştir. Evdekinden daha iyi olduğu iddiasındadır. Daha önce kendisine kapalı olan yasak odaların kapısını açmıştır. Aşk ilişkisinin temel motifi huzursuzluktur. Bu kasıtlı olarak yaptığı bir şey değildir elbette. Ama belli bir dengesi olan sistemi sarsmıştır bir kere. Bu nedenle zararsız bir aşk ilişkisi yoktur. Zekice zararsızlaştırılmış ve akla yakınlaştırılmış aşk ilişkileri vardır yalnızca. Rakip, yarışmacı bir mukayeseyi başlatır farkında olmadan: Kim daha çekici, kim daha önemli? Ve daha çekici, daha önemli olduğunu bildiği sürece oyunun içinde kalır.
Kıskançlık aslında bir önlem alma çabasıdır. Bir şeyin başlamasını önlemek ister kıskanan taraf. Ama bir şeyin başlayacağını gerçekten bilebilir miyiz? Hayır, yalnızca tahmin ederiz. Bazen gereğinden fazla kıskançlık göstererek gerçekte olmayan bir şeyin etrafında dönüp dururuz. Bazen de safça, aslında kıskanmamız gereken davranışları görmezden geliriz.
Hadi gerçekçi bir bakışla, eşimizin sadakatsizlik olasılığı ortaya çıktığında ne gibi hatalar yaptığımıza bakalım.
Yanlış-pozitif hata: Hiçbir neden olmadığı halde kıskançlık yapmak diye tanımlayabiliriz bu durumu. Yani patolojik kıskançlık. Bizim için önemli olan bir ilişkide kendimizi güvende hissetmezsek yaşadığımız bir duygudur bu. Bunun için psikanalizin akla yakın bir açıklaması var ama bu gelecek haftaki kıskançlık yazısının konusu.
Yanlış-negatif hata: Çok açık bir neden olmasına rağmen kıskanmamak olarak açıklayabiliriz bu hatayı da. Burada bir yeti eksikliği söz konusudur neredeyse. Çok açık olan şey görünmez ya da yadsınır. Aslında var olan bir duyguyu yasaklar kendine kişi. Kıskanmayı sahip olmakla özdeşleştirir çoğunlukla. “Onun sahibi değilsin, bu nedenle kıskanmaya hakkın yok. Onun özgürlüğünü kısıtlayamazsın” der kendine farkında bile olmadan. Gerçekten de, her iki tarafın özgür iradesiyle başlatılan ve sürdürülen bir ilişkide buna hakkımız yoktur. Gelin görün ki, duygusal şemalarımız demokrasinin henüz var olmadığı eski zamanlardan kalmadır. Bu nedenle de başka türlü yürür işler. Demokratik olmayan, tek taraflı, saldırgan bir şekilde.
Peki kıskançlık duygusuyla ne yapacağız? En son bilimsel çalışmaların sonucunu beklemeye gerek yok. Davranışlarımızın üzerinde kısmen hakimiyetimiz olduğunu, kısmen de bununla yaşamamız gerektiğini bilmemiz yeterli. Kıskançlık duygusunun mutlak hakimi değiliz. Peki ama onun esiri olmamak için ne yapmalıyız?
Kıskançlık sarmalına kapılmış olanlarımız bunun nasıl kötü bir duygu olduğunu bilirler. Kıskançlık duygusunun yarattığı öfkeyi, kaygıyı, paranoid kuşkuculuğu. Bir de kıskançlığın yöneleceği adres de karışır bazen ve belirsizlik iyice artar. Adres, eşimizin gönlünü çelmeye çalışan ve kendisini olmadığı kadar mükemmel gösteren rakibimiz mi? Yoksa rakibe gönlünün kapısını aralayan ve ona karşı koymayan sevgili mi? Ya da her şeyi abartılı, belki de olmadığı bir şekilde algılayan ben mi?
Yanlış yanıtla başlayalım: “Kıskançlık yanlış, acı verici ve gereksiz bir duygudur. Bu nedenle de bastırmak, yok etmek ya da en azından kimseye belli etmeden içimizde tutmalıyız onu.” Bu düşünüş biçimi yanlıştır, çünkü içeriğe değil, şekle odaklanır. Ne olup bittiğine bakmak yerine duruşumuzu korumak. Ne saçma!
Sorun kıskançlık duygusunun kendisi değil, kıskanmamıza neden olan durum ve bu durumla ilgili algımızdır. Olasılıkla doğru algılıyoruzdur üstelik. Biri sevgilimizi çalmaya çalışıyordur ve başarılı olmak üzeredir. Kıskançlık haklıdır. Yanlış bir duygu değildir yani. Böyle bir durumda bu duyguyu bastırmaya çalışmak, kızgın bir sobanın üzerinden elimizi çekmemek kadar aptalcadır. Çünkü kıskançlığın acısı da yanık acısı gibi bize ne yapmamız gerektiğini söyler. Peki biz insan teki bu durumda ne yapıyoruz?
Aktif ama sakin bir şekilde müdahale ediyor kimimiz. Bir partide arkadaşım bir kadını oldukça beğenmişti ve her fırsatta onunla sohbet etmeye çalışarak espriler yapıp duruyordu. Sohbet uzayınca kocası yanlarına yaklaşıp nazik ve kocaman bir gülümsemeyle “Karımı sizden kaçırabilir miyim?” diyerek eşinin koluna girdi ve başka bir yöne doğru götürdü onu. Kadın da, biz de oldukça etkilenmiştik adamın davranışından. Erkek arkadaşımın davranışlarını doğru yorumlamış ama duygularının esiri olmayıp uygun bir şekilde müdahale etmiş ve duygularının da, durumun da hakimi olmuştu.
Tabii burada provake edilmiş bir kıskançlık da söz konusu olabilir. Belki de kadın eşini kıskandırmak için sahneye bir flört oyunu koymuştu. Ve erkek de eşinin ihtiyacı olan ilgiyi fark edip doğru müdahaleyi yapmış, eşine ilişkilerinin onun için önemli olduğunu gösterivermişti sakince.
Hollanda’da yapılan bir çalışmada, eşleri biriyle flört ettiğinde erkek ve kadınların nasıl tepki gösterdiklerini araştırmışlar. Araştırmacıların bulmaya çalıştıkları şey, rakibin hangi özelliklerinin kıskançlık tepkisine neden olduğunu bulmaktı. Erkekler için dış görünüşün o kadar önemli olmadığı ortaya çıktı çalışmada. Erkek için önemli olan rakibin baskın ve kararlı davranışı oluyordu. Kadın içinse rakibesinin çekiciliği arttıkça tehlike de artıyor, dolayısıyla kıskançlık tepkisi daha sert oluyordu. Rakibenin karakteriyse hiçbir önem taşımıyordu kadın için. Bu çalışmanın sonucu oldukça açık: Erkek statüyle, kadınsa çekicilikle yarışma içinde. En azından bu çalışmadaki denekler için.
Teatral olarak pek hoş gözükmese de en çok kullanılan yöntem ahlâki olarak eşi suçlamak ve onun kendisini suçlu hissetmesine neden olmak. Kıskanan taraf diğerini güven, sadakat ve bağlılık duygularını zedelemekle suçlar. Böylece diğerini kontrol etmeyi dener. Ama bu ancak her iki taraf da aynı içsel değerlere sahipse işe yarar.
Toplumsal olarak moral değerlere ihtiyaç duyanlar esas olarak zayıflardır. Güçlü olan iktidara sahiptir, bu nedenle de moral değerlere ihtiyaç duymaz. Aksine bu değerler onu, yapıp etmek istedikleri konusunda kısıtlar. Ahlâk ve moral değerler güçlünün kurallara uyması için gerekli çerçeveyi çizer. Ahlâkçılaştırıcı tutumun temel stratejisi suçluluk duygusu uyandırmaktır. Bunu sözel, yani suçlayarak yapabileceği gibi demonstratif, yani sözel olmayan bir şekilde, örneğin yaralanmış bir suskunluğu hayata geçirerek de yapabilir kıskanan taraf. Böylece suçlamaların havada uçuştuğu ve/ya da ketum bir suskunluğun hakim olduğu tatsız bir atmosfer yaratarak durumu hakimiyeti altına alır veya almaya çalışır.
Kıskançlık aslında bir erken uyarı sistemidir. Çünkü aşk ilişkilerinin çoğu görünüşte zararsız flörtlerle başlar. Kıskançlık duygusunun hayatımızı ve ilişkimizi tarumar eden bir teröriste dönüşmesine izin vermemek ve onu eğitip uygarlaştırmak zorundayız.
Bunun birinci koşulu kıskançlığı anlamlı bir duygu olarak kabul etmek ve sosyal algımızla iletişimsel yeteneğimizin önemli bir aktörü olduğunu görmektir. Bunu başarabilmemiz için de öncelikle kendi algılarımıza güvenmeye başlamamız gerekir. Bu algımızın sonucunda ortaya çıkan kıskançlık duygumuzu bastıramayız ama kıskançlığımızı nasıl ifade edeceğimize karar verebiliriz. Kıskançlık duygumuzu ifade ediş biçimimiz aynı zamanda partnerimize duyduğumuz saygının bir göstergesidir. Ne kadar olgun, aktif, sakin bir tepki gösterirsek kendi imajımızı da, ilişkimizin imajını da o kadar korumuş oluruz.
‘Wörterbuch für philosophische Begriffe’ (Felsefi Terimler Sözlüğü) kıskançlık terimini şöyle tanımlıyor: “Kıskançlık, sevilen bir kişinin, sahip olunan bir değerin veya servetin paylaşılması ya da kaybedilmesinden duyulan, zaman zaman ateşli bir nefrete dönüşebilen acı verici ve giderek artan korkudur.”
Acı verici bir korkudan bahsediyoruz, evet. Sevilen şeyin kaybından duyulan korku, hatta daha genel olarak kaybetmekten duyulan korku. Ateşli nefretle ifade edilmek istenen de sevilen kişiye duyulan çelişkili duyguları, yani nefret sevgi ambivalansı (Ülkemizde esas olarak ateşli silahlara vurgu yaptığı da söylenebilir sanırım). Bu, bize çok yakın olan insanlara duyduğumuz normal duygusal çelişkidir. Aynı insanı sevdiğimiz ölçüde, ondan nefret de ederiz. Sevgi nefrete galip geldiği için, sevdiğimiz insanı yok etmeyiz. Nefret duygusu çoğunlukla bilinçdışında kalır. Kıskançlık ortaya çıktığındaysa bu ikilik bilince çıkar ve o kişiyi kah sever, kah ondan nefret ederiz.
Kıskançlık benliğimizi kapladığında rakibin, bize ait olan ya da olduğunu düşündüğümüz sevgiliyi, kendilik anlayışımızın bir parçasını elimizden almasından korkarız. Üstelik biz de onunuzdur. Kıskançlık varsa bir üçgen kurulmuştur. Üç kişiyizdir artık.
Kıskançlığa ait duyguların başında acı gelir. Acıyı, bir zamanlar kelebeklerin kanat çırptığı karın boşluğumuzda, göğsümüzde, neredeyse fiziksel olarak hissederiz. Bu acı, yok edilme korkusunun acısıdır. Terkedilmenin, dışlanmanın, mahrum bırakılmanın dayanılmaz ağrısı. Acının dışında kızgınlık ve öfke gösterir kendini zaman zaman. Ve en dayanılmaz olanlarından biri de utanç duygusudur. Güvenini yitirmiş bir kendilik duygusuna yol açar bu duyguların tamamı.
Kişi hep bu konuyu konuşmak ister. Kıskançlık duygusuna sebebiyet veren kişiyle umutsuzca, onunla olmazsa onu tanıyan kişilerle, çaresizce, durmaksızın aynı şeyleri tekrarlayarak konuşmak.
Kıskançlık kendimizle ve ötekiyle ilgili çelişkiye düşmektir. Kendimizden şüphe duymaya başlarız. Terkediliyorsak, sevilmeye layık değiliz, çekici değiliz, en azından ötekinden daha az çekiciyiz demektir. Bu bilgi değersizlik duygusunu, bu da hasedi doğurur. Kıskançlıktan, yedi ölümcül günahtan biri olan hasede geçmek çok kolaydır. Kendimizden şüphe etmemiz uç noktalara kadar varabilir. Birini sevmeye hakkımız var mıdır ki bizim?
Freud normal kıskançlığı yansıtılmış kıskançlıktan ayrı tutmamız gerektiğini söyler. Kıskançlığın olmaması ancak bastırma yoluyla mümkündür. Yani nörotik bir savunma mekanizmasıyla. Freud’a göre normal kıskançlık, kaybedildiğine inanılan sevgi nesnesinin neden olduğu acı ve kederden, narsistik yaralanmadan, rakibe duyulan düşmanca duygulardan ve az ya da çok var olan özeleştiriden oluşur. Yansıtılmış kıskançlığıysa, kişinin kendi bilinçdışı sadakatsizlik fantezileri olarak yorumlar Freud.
Kıskançlıkla ilgili terkedilme korkusunun kökeni çocukluk yaşantılarına dayanır. Çocuğun terkedilme duygusuyla başa çıkabilmesi için anne babaya sığınabilmesi, onların da çocuğa, o aileye ait olduğu duygusunu verebilmesi gerekir. Ama sevgi vermeyi bilmeyen anne baba kurdukları duygusal bariyerle çocuğu duygusal bir ıssızlık içinde bıraktıklarından terkedilme duygusu içselleşir ve aidiyet duygusunun gelişmesi mümkün olmaz. Terkedilme duygusunun ön planda olduğu kıskançlık durumlarında erişkin bireyde travmatik çocukluk yaşantıları tekrar gün yüzüne çıkar. Kişi çaresiz küçük çocuk modunda, ilişkisi bittiğinde, bir erişkin olarak başka birçok ilişki olasılığına sahip olduğu gerçeğini göremez.
Ancak bir ilişki içindeyken aidiyet duygusunu belli oranda yaşantılayabilen birey terkedilme olasılığı belirdiğinde kendini kaybolmuş hisseder. Sosyal kimliğin en önemli bileşeni aidiyet duygusudur çünkü. Bir de kıskançlığa neden olan eş dışlayan bir tutum içine girerse, bu duygu çok daha güçlü olarak yaşanır.
Kıskançlıkta bazen terkedilmek, dışlanmak duyguları ön plandayken, kimi zaman da narsistik yaralanma baskın çıkar. Artık sevgili için en önemli, en değerli insan olmamak, sevilmeye değer olmamak. Birçok kıskançlık tepkisi bu düşüncelerden doğar.
Kıskançlığın sevgiyle bağlantısı sanıldığından azdır, oysa biz seviyor olduğumuzdan, sevgilinin bizim için önemli ve değerli olduğundan eminizdir. Çok kıskanç kişi, çok seyrek olarak gerçekten seven kişidir. O aslında sevilmek, öteki tarafından onaylanmak zorunda olandır. Sevilmeye değer ve önemli kişidir o. Kıskançlık kendilik değerindeki eksiklikten kaynaklanır. Temelde bütün insanlar gibi ve kadar sevilmeye değer, öteki için önemli olduğu inancı eksik olandır kıskanan kişi.
Alfred Adler bir makalesinde, kıskançlığı, “Sevilen kişiyi normalin üstüne çıkan bir çabayla yalnızca kendisinin yapma uğraşı” olarak tanımlar. Kullandığı araçlar da “Dramatik sahneler, gözyaşları, casusluk, nevrotik krizler, tehditler ve benzerleridir.” “Karşımızda, sevdiği kişiyi ilişkide tutmaya kendi gücünün yeteceğine güvenmediği için, yapay araçlara baş vuran bir kişi vardır” der.
Bireysel psikoterapi ekolünün kurucusu olan Adler, kıskançlığı bu çerçevede aşağılık duygusunun telafi çabası olarak görür. Ayrıca bir ilişki kurmak ve yürütmek, bir insanı kendine bağlamak ve onunla ilgilenmek konusundaki yetersizlik duygusuna vurgu yapar.
Kıskançlıkla doğrudan bağlantılı gibi gözükmeyen ama çok önemli bir konu da bilinçdışı ayrılık arzusudur. Ayrılık arzusu duymak, illaki o ilişkiyi bitirmek istemek anlamına gelmez. İlişkinin o anında çiftin çok yakın oldukları, fazlasıyla ortaklaşa yaşadıkları, her ikisinin de kendileriyle çok az ilgilendikleri anlamına da gelebilir. Bir ilişkide her zaman ortaklaşa olan büyütülmeye, beslenmeye çalışılır. Ortak olandan da ‘ortak-kendilik’ doğar. Ama çiftlerin kendi bireyselliklerini, kendi-olmalarını da ihmal etmemeleri önemlidir. Kendi-olmak, bireysellik fazla ihmal edilirse ayrılık fantezileri ve hatta başka bir ilişki hayali ortaya çıkar.
Birçok çift ortak yaşam ve evreler arasında bireyselliğin ön plana çıktığı dönemlerin de olduğunun, olması gerektiğinin bilincinde değildir. Bunu gerçekleştirmek o kadar da kolay değildir, çünkü çiftlerin gereksinimleri zamansal olarak birbirine denk düşmeyebilir. Bir taraf kaygıları nedeniyle yakınlığa gereksinim duyarken, sıkışmışlık hisseden taraf biraz kendi başına kalmak, özgürce hareket etmek isteyebilir.
Başka bir sürü şeyin yanında aşk, kişinin kendini sevgiliyle bir bütün olarak hissetmesidir. Tamamlanmış olma duygusunu iliklerinde hissetmek ve sevilen kişiyi bütün yaşam olanakları içinde her haliyle görebilmek, aklından geçen her düşünceyi okuyabilmek ister âşık. Aynı şeyi sevgilinin de kendisi için duymasını arzu eder. Bu durumun sonsuza kadar devam etmesini ister üstelik ve bu yüzden de belki her şeyin geçici olduğunu unutur. Geçmiş olan şey, o coşkun tüm olma hali tekrar kurulabilir elbette. Ama bir daha hiç yaşanmayabilir de.
Bu mahrem yakınlık, bebekken anneyle yaşantılanan o içiçeliğe, o kutsal bir olma haline – üstelik o simbiyotik ikilik de geçicidir – duyulan bilinçdışı özlemdir. Bu bir olma hali geçici olarak birçok kez kurulabilir ama süreklilik göstermez. Çünkü bir olmanın sürekli olması durumunda, ilişki içinde kendimizi yitiririz. Bu birbiri içinde erime hali en çok erotik- cinsel birleşmede yaşantılandığı için de, sevgili başkasıyla bir ilişki yaşadığında bizi en fazla ilgilendiren şey sevişip sevişmedikleridir. Bu mahrem yakınlığı birbirimizi hapsederek koruyamayız. Aksine birbirini hapsetmek kaybetmenin en garantili yoludur. Ayrılık fantezilerini bastırmamalı, aksine ortaya çıktıklarında bunun ilişki için ne anlam geldiğini sorgulamalıyız.
Fromm’un bestselleri ‘Sevgi Sanatı’ olmasına rağmen benim için en önemli eseri ‘Olmak ya da Sahip Olmak’tır. Fromm bu eserinde varoluşsal bir hayat sorgulamasına girer. Sevgi ilişkisine de bu gözle bakar.
Fromm özellikle cinsel kıskançlığı ‘sahip olmak’ prensibiyle açıklar. Biz insanlar birbirinden ayrı canlılar, yani bireyler olduğumuz için, bir yandan yakınlık ihtiyacı içindeyken, öte yandan ayrı ve bağımsız da olmak isteriz. Fromm bu durumu, insanın başa çıkılması en zor çelişkisi olarak görür. Yakınlığı ararken, bağımsız olmayı özlemesini… İnsan kendini güvende hissetmek için yakınlığa ihtiyaç duyarken, birey olabilmek, gelişebilmek için de bağımsız olmak ister. Yakınlığın ve bağımsızlığın aynı anda aranıyor olması sevginin en temel konusudur.
Fromm için sevginin iki şekli vardır. ‘Olmak modunda sevgi’ ve ‘sahip olmak modunda sevgi’. Olmak modundaki sevgiyi üretken bir uğraş içinde olmak olarak tanımlar. Bu tanımla söylemek istediği, hem bireyin kendisinin bir eylem içinde olması, hem de ötekini anlayabilme çabasıdır. Bu özgün tanım şu anlama gelir: sevmek, birisi için endişelenmek, biriyle ilgilenmek, birini her şeyiyle tanımak, onaylamak ve ondan memnun olmak demektir. Olmak modundaki sevginin biçimlendirdiği yaşamın amacı, ötekini ayağa kaldırmak ve onun yaşamsallığını yükseltmektir. Sevgi ancak, ötekinin yaşamsallığını yükseltebiliyorsak vardır. Fromm’a göre sevgi bir durum değil, devam eden bir süreçtir. Sevilen kişinin de, sevenin de tekrar tekrar yenilendiği ve büyüdüğü bir süreç.
Bu sevgi sürecini yalnızca bilişsel ve ruhsal bir değişim, gelişim olarak görmemek gerekir. Romantik boyut, erotik çekim, yani ‘aşk’ bu sürecin motorudur. Bir insan için endişelenmek, onunla gerçekten ilgilenmek, onu anlamaya, tanımaya çalışmak, onu onaylamak ancak aşkla mümkün olabilir. Aşkın ön koşulu da narsist olmamaktır. Çünkü narsist, ötekiyle gerçekten ilgilenemez. Onun ilgisinin merkezinde her zaman somut bir yararcılık vardır. Aşk bittiğinde ilişkinin en zorlu görevi başlar. “Sevilebilir olmak ve ötekinde sevgi uyandırmak.” “Bu zorlu görevi hayatımız boyunca sürdürmeye yükümlüyüz.” der Fromm.
Eğer bunu yapmazsak, yani bir insanı artık kazandığımızı ve başka bir şey yapmaya gerek kalmadığını düşünmeye başlarsak, bunun adı ‘sahip olmak modunda sevgi’dir Fromm’a göre. Oysa sevgi, sahip olmak değil, sevgi içinde sürekli kendini gerçekleştirmektir. Sevgiye sahip olduğumuzu düşünürsek, sevilen kişiyi sınırlamaya, kontrol etmeye başlarız. Bu da canlandırıcı değil, boğucu ve sıkıcıdır ve tabii ki artık sevgi olarak nitelendirilmeyi hak etmez.
Bu sevgi modunda ötekinin bedenine sahip olma hakkımız olduğu yanılgısına düşeriz. Eğer gerçekten sevmek yerine, ulaştığımız sevgiyi bir durum gibi yaşantılarsak, sevilen kişinin bedeni üzerindeki hakkımızda diretmek dışında başka bir şey yapmayız. Ötekinin dünyasını bir hapishane hayatına çeviren kıskançlığın kapısını aralamaktır varılan sonuç. Fromm, içinde bulunduğumuz toplumsal durumun, zaman diliminin (bu satırları yazdığı yıl 1976’ydı ve yazdıkları bugün için daha da geçerli bana göre) sahip olmayı, olmak olgusunun önüne koyduğunu söyler. Oysa kendilik değerini stabilize eden, huzuru sağlayan esas olarak olmak’tır, sahip olmak değil.
Olmak edimi insanın içinde doğal olarak var olan bir kendilik eylemidir Fromm’a göre. Oysa günümüzde sahip olmak çok daha değerlidir. Burada sorulması ve yanıtlanması gereken soru, sahip olmanın neden olmak’ın önüne geçtiğidir.
Fromm’un bu düşüncesinin en umut veren tarafı, olmak modunda sevebilmenin öğrenilebilen bir şey olmasıdır. Çocukluğunda sevilmemiş birinin, ancak sahip olmak modunda sevebileceği ve sağlıksız bir kıskançlıktan kurtulamayacağını düşünmez Fromm. Psikoterapinin amacı, kişinin olmak yolunda adım atmasını sağlamaktır ona göre.
Sahip olmak modundaki sevgiyi sahip olunan servetle karşılaştırabiliriz. Sahip olunan bir şey kaybedilebilir de. Bu da kontrol etmeyi, kısıtlamayı ve kıskanmayı bir önleyici önlem olarak görmemize neden olur. Olmak modunda sevmeyi başarmak ayrılık kaygısı yaşamayacağız anlamına gelmez tabii ki. Ama onunla başka türlü başa çıkacağımız anlamına gelir. Karşımızdakini suçlamadan, onda suçluluk duygusu uyandırmaya çalışmadan, anlayarak ve anlayış göstererek, kederi dışlamadan ve onu yaşamayı göze alarak yaşantılarız ayrılığı.
Anlaşılabileceği gibi olmak modunda sevebilmenin ön koşulu yeteri kadar gelişmiş otantik bir kendilik sahibi olmaktır. Bunun tersi de geçerlidir elbette: Her şeye rağmen olmak modunda bir sevgi yaşamaya çabaladığımızda, sevgi dolu, canlı bir ilişkimiz olur ve bu da kendiliğimizin gelişmesine ve otantik bir kendilik bilinci geliştirmemize yardımcı olur.
Kendilik değerimizi bir başkasıyla garanti altına almaya çalışırsak, kaybetme kaygısının büyüklüğüne ek olarak, ayrılık durumunda kendimizi de yitirmişiz duygusuna kapılırız. Bu da bizi ilişkide manipulatif yapar. En ufak bir ayrılık tehdidinde kıskançlık krizleri yaşamaya başlar, sevilen kişiye sahip olmaya devam etmek isteriz. Bu durum, ilişkinin üretken ve kişiyi geliştiren nitelikte olmasının önündeki en büyük engeldir. Sahip olarak kendini değerli hisseden kişi, terkedildiğinde narsistik bir depresyon yaşayarak kendini değersiz hissetmeye başlar. Eğer şanslıysa iyi bir terapi sürecinden geçerek değerinin bir başkasında ve başkası aracılığıyla var olmadığını, canlı bir varlık olarak zaten kendi içinde saklı olduğunu öğrenir.