- Gün
Zizek’in zırvalamasından sonra bu günlüğü tutmaya karar verdim. Corona’nın kapitalizme büyük bir darbe olduğu ve komünizmin yeniden icat edilmesine katkısı olacağı yönünde bir risalesi var ünlü düşünürün. Facebook’ta da biri paylaşmış. Ben sakin kalayım, bu kadar heyecanlanmayayım diyorum. Ne yapacaklarımdan geri kalayım ne de bir doktor olarak durumu küçümser bir havada olayım.
Amerika buyurmuş, “Avrupa’dan kimse bize gelmeye!” diye. Kim niye gitmek ister ki zaten Amerika’ya demeyeceğim, çünkü kızımın kaptanlığını yaptığı robotik takımının ABD’ye gidememe olasılığı var bu yasak yüzünden ve gidemezlerse bir senelik hazırlıkları boşa gidecek. Üzücü.
Türkiye’de de gözüktü artık ilk vakalar ya da saklanmamaya karar verildi, bilemiyorum ve insanlar birbirlerine ‘sosyal olarak kabul edilebilir bir mesafe’den daha fazla sokulmayacak sanırım. ABD’nin başkentinde böyle buyurmuşlar. Bunun Türkiye’de uygulanmasının oldukça güç olduğunu düşünüyorum. İçince, “Öpüjem aabi!” olan bir toplumuz biz. Bakalım neler olacak? ‘Sosyal olarak kabul edilebilir mesafe’ belki de tacizin önüne geçer diye bir züğürt tesellisi içindeyim. Bakalım neler olacak yarın?
2. Gün
Okullar tatil oldu. İnsanlar birbirleriyle dirsek teması kuruyor. Bir yerlere gitmekten, birbirlerine corona bulaştırmaktan ya da birilerinden kendilerine corona bulaşmasından korkuyorlar.
Bence bu Karl Marx’tan ziyade kafkaesk bir dünyaya uyuyor. Camus’nün absurd’ü ile Kafka’nın bilinmezliği kol kola insanlığı ele geçiriyor. İnsanlık ise bu gerçekmiş gibi gözüken korkuya sarılıyor, çünkü bu gerçekmiş gibi duran korkuyu anksiyeteleriyle başa çıkmak için kullanıyorlar.
Anksiyete ile korku arasındaki en önemli ayırım anksiyetenin nesnesinin belirli olmaması, somut olmamasıdır. Gelecek kaygısı yaşar insan örneğin, işimi kaybedebilirim der, böyle bir şey yoksa da. Çocuğuma bir şey olacak der. Başarısız olacağım der. Kaygıdır burada baş rolde olan. Nesne değişip durur. Korkunun ise somut bir nesnesi vardır. Şimdi şehrin nevrotik insanına somut bir nesne verildi. Corona. Gidin kırsal kesimlere bu konuda korkan bulamayacaksınız. Ama şehir insanı dünyanın her yerinde coronaya sarıldı ve artık neyden ve neden korktuğunu biliyor. Şehir insanının huzuru için iyi oldu bu corona salgını.
Artık hayat daha somut ve gerçek…
3. Gün
Bir kişi 50kg pirinç almış. Sütlaçtan etli pilava kim bilir neler yapılacak önümüzdeki günlerde. Burun akıntısı yok corona gribinde aklınızda olsun. Boşuna doktorunuzu arayıp meşgul etmeyin. İnsanların bir salgın nedeniyle bu kadar çabuk ölümü hatırlamaları ve içinde bulundukları zaman dilimine hapsolmaları ne kadar manidar. Geçmiş pişmanlıklarla anılan bir zaman dilimiyken artık, gelecekle önümüzde demir parmaklıklar var. Yaşamak – evlere kapanmak değil – çok daha önemli oldu bu durumda. Platon’un mağara alegorisini anımsamanın tam da zamanı diyorum. Önümüzde var olduğunu sandığımız demir parmaklıklar yalnızca bir photoshop ürünü. Kendi iPhone aplikasyonumuzda kendimizin ürettiği. Bir instagram fotoğrafı kadar inandırıcılığı olan sadece.
Dün gece yürüyüşe çıktım yaşadığım semt olan Arnavutköy’de. Market daha kapanmamıştı, İsmet Berkan’ın çıkardığı Haftalık Gazete’mi aldım – İnsanlar hep yaptıkları hatalarla anımsanıyorlar. İsmet Berkan’a ilk taşı en günahsızımız atsın lütfen. Marketten çıktığımda maskesini düzeltirken bana çarpmak üzere olan genç bir adamın gözlerindeki korkuya tanık oldum. Any’nin önünden geçtim, bomboştu cuma gecesi olmasına rağmen.
Boşanma oranları artacak bu gidişle. Ve / ya da bir sene sonraki doğan çocuk sayısı. Covid 19 misk kedilerinden ve tek hörgüçlü develerden geçiyormuş insanlara… Bakındım etrafıma göremedim…
Çocukken misafirliğe gidince neden ilk iş 80 derece limon kolonyasıyla ellerimizi dezenfekte ettiğimizi ve gözlerimizi yaktığımızı şimdi anlıyorum. Bir misafirperverlik gösterisi değil, sen pissindir ön kabulüymüş meğer. Kolonya satışlarında artış oldu mu acaba? Rezervler yeterli mi?
Çin’de hayat normale dönüyormuş, duy da inanma. Herkesin hayatı zorlaşırken hijyen obsesyonu olan bir hastam, hayatında hiçbir şeyin değişmediğini bunun OKB’nin zaferi olduğunu söyledi, birlikte güldük… Bir zamanlar popüler olan bir duvar yazısının dediği gibi: Paranoyak olmanız takip edilmediğiniz anlamına gelmez…
4. Gün
Biraz evvel bir çift gördüm el ele ve maskeli. Uyum sağlamakta hiçbir zorluk çekmiyoruz. Hayatın bir hapishaneye dönüşmüş olması korkutmuyor kimseyi. Maskemizi takarız, esofmanlarımızı, taytlarımızı çeker yağmura aldırmadan sevgi dolu yürüyüşümüzü yaparız, pazar pazar.
Birkaç gün önce İstanbul’da yüksek öğrenim gören Anadolu’dan gelmiş yüzbinlerce genç memleketlerine döndüler tatil nedeniyle. Genç ve sağlıklı oldukları işin Corona virüsünü taşıyan ve asemptomatik olan onbinlerce gencin Anadolu’ya eşit olarak Corona taşıdığı anlamına geliyor bu. Eğer korkacaksak korkmaya başlayabiliriz yani.
Oğlum tam sınav haftası başlarken okulların tatil olması dışında pek bir şeyi umursamıyor. Kızabilir miyiz ona ve onun gibi yüzbinlerce öğrencinin gizli gizli sevinmesine?
Ve bir de umreden dönenler var. Onlar da karantinaya alınmış. İnsan ne diyeceğini bilemiyor. Hadi bizler neyse ama kutsal görevini yerine getirene de mi aynı muamele yani? Eşitlik de bir yere kadar… Yazarken aldığım habere göre kaçmaya kalkmışlar da polis zoruyla öğrencilerin kaldıkları ‘ahıra benzer’ yurtlara geri dönmek zorunda kalmışlar. Yazık ki ne yazık…
İki gün önce Harvard üniversite hastanesi acilinde 1250 Coronalı hasta bakılmış. Bizde yalnızca iki vaka olması oldukça anlamlı oluyor bu durumda.
Ülkelerin kapıları kapandığı için ayrı kalan yeni âşıkların yaşadığı kıskançlık ve özlem krizleri ne oluyor acaba? Corona Günlerinde Aşk diye basit bir espri yapmayacağım, birileri çoktan yapmıştır nasıl olsa…
5. Gün
Acaba Corona bizi gerçekten bir felakette de olsa birbirimize kenetleyecek mi? Yoksa birbirimizden kuşkulanan ve birbirimize düşman bireyler topluluğu haline mit getirecek?
Diskoteklerin ve pavyonların kapanmasının ülkenin hayrına olduğu yönünde bir kuşku duymuyoruz sanırım? Benim bildiğim kadarıyla İstanbul Aksaray’da pavyonlar vardı ve onların kapanması bedensel sağlığımız yanında ahlaki yapımızı düzeltmesi açısından uzun vadede sağlıklı olacak gibi duruyor. Çünkü biliyorsunuz İstanbul’un yarısı Aksaray’daki o pavyonlara gidip taşıyıcı ama hastalık belirtisi göstermeyen konsamatrislerle ucuz şampanya içip evde kutsal ailelerine Corona bulaştırabilir…
“Evlere kapandık tutanaklardan belli,” diyor büyük usta Turgut Uyar. Bugünleri görmedi o, sıkıyönetim zamanındaki gece sokağa çıkma yasaklarından bahsediyor şiirinde. Ama yeni tutanaklarla Corona yasakları da başlıyor işte. Metroya binmek, kanser tedavisi görmek, immun sistemi etkileyen ilaçlar kullanmak da yasaklanacak. Özel hastanelerin test yapması yasak. Bu çok özel bir konu olduğu olduğu için devlet üstlendi bu kamu hizmetini.
Bugün bir danışım ligde gol oranın azaldığını söyledi, futbolcular bile topa girmeye korkuyor.
Bir sonraki emre kadar sevişmek askıya alınmıştır. Sanal seks serbest… Gerçi korku arzudan güçlü bir dutgu mudur emin olamadım birden. Bilen var mı kendinden?
6. Gün
İş gittikçe sevimsizleşmeye başladı. Doorstep kapandı örneğin – her gün sabah kahvelerimi içtiğim sevimli mekan. Artık sabahleyin gidip kahvemi içemeyeceğim ve sabah insanlarımla sohbet edemeyeceğim. Bu sembolik bir cümledir, şımarıklıkla ilgisi yoktur. Balıkçı kahvesi de kapandı sabahları ilk uğradığım, ki sabahın o alacakaranlık saatlerinde balıkçılarla Türkiye üzerine ne güzel komplo teorileri kuruyorduk. Onların biliyorsunuz deniz üzerinde balık beklerken düşünmeye çok vakitleri oluyor ve herkesten fazla anlatacak hikayeleri var bu nedenle.
Abartılan bir önlemler dizisi içindeyiz bu kesin. Abartılan diyorum, çünkü karantina için okulları kapattığınızda taşıyıcı olup da belirti göstermeyen genç insanları büyüklerinin ellerini öpmeleri için memleketlerine göndermemeniz gerekiyor. Beslenme ve diğer temel ihtiyaçlarını karşılayıp yurtlarda tutulmaları gerekiyor. Ellerimizi düzenli yıkadığımızda, tokalaşmaktan kaçındığımızda ve belli bir mesafeyi koruduğumuzda esas olarak korkacak bir şey yok. Gerisini hayata bırakmalıyız. Coronaya yakalananlarımızın çoğunluğu bunu çok hafif olarak atlatacak. Mutsuzluğumuzu arttırmaktan başka bir işe yaramayacak olan kaygıdan kurtulmanın tek yolu var; bu kadar çok haber okumamak ve her okuduğumuza biraz şüpheyle yaklaşmak. Devletin esas olarak yapması gereken kanser hastalarının toplu taşıma araçlarına binmelerini nasıl engelleyecekleri ve onları herhangi bir enfeksiyondan nasıl koruyacakları olmalı…
Albert Camus’nün Veba’sında olanların aynen tekrarlanıyor olması çok ilginç. İnsanın bilinçdışı suçluluk duygularının Corona üzerinden yaşanması ne kadar tuhaf. Hayata karşı duyulan, hayatı yaşamamaktan duyulan suçluluk duygusu sözünü ettiğim. Aklıma gelmezdi böyle bir şey ama maalesef gerçek. Suçluluk duygusu yüksek olanlarımız daha çok korkuyor Corona’ya maruz kalmaktan.
Korkan herkes şapkasını önüne koyup bundan sonra hayatını nasıl yaşayacağını düşünmeye başlasa iyi eder… Bu sözüme kızan olursa şapkasının altındaki peruğu da çıkarsın lütfen…
7. Gün
SARS, MERS, Influenza, Corona ya da korku? Hangisi daha hızlı yayılır? Evet bir pandemi var ama Albert Camus’nün Veba’da yazdığı gibi herkes yalnızca olumsuz olana bakıyor. Ve bu pandemi sosyal medyanın katıldığı ilk pandemi. O nedenle de herkes birbirine sosyal medyadan gönderdiği felaket senaryolarının etkisinde.
Bugün Milliyet Gazetesinden sayın Ceyda Ulukaya’yla bir röportaj yapacağımız için dün gece ve bu sabah dersimi çalıştım. Evet lütfen önlemlerinizi alın ama şu verileri unutmayın: İlacı ve aşısı olduğu halde her yıl Influenza’dan – gripten – 650 bin kadar insan ölüyor. Üstelik bunların arasında çocuklar da, hamileler de var. Corona’dan çocuklar ve hamileler etkilenmiyor. Yaşlı akrabalarımıza ve komşularımıza yardım edelim ve bizler de mutlak bir hapisle cezalandırmayalım kendimizi. Çocuklarımızın ve kendimizin ruh sağlığını bozmayalım.
Evet bir pandeminin nasıl sonuçlanacağını ancak bittiğinde anlayabiliriz ama grip sezonu nisan sonunda – yada önünde sonunda – bitecek ve Corona da etkisini yitirecek. Bunu unutmayın. İstatistik ve bilimsel araştırma yöntemlerini biraz bilenler ortalığa salınan korkuyla gerçek durumun birbiriyle korelasyon içinde olmadığını kolayca anlayacaktır verilere nesnel bir şekilde bakarlarsa.
Çetin Altan’ın yazılarını bitirirken yazdığı gibi: “Enseyi karartmayın!” Herkesin yardımlaşma ve dayanışmayı anımsamasına vesile olsun bu ıssız günler…
8. Gün
“Hayattan alacaklı olanlar ölümden korkar,” demişti sevgili Engin Geçtan ölmeden dört ay önce yaptığımız bir sohbetimizde. Ona, o bilge kişiye ölüm korkusuyla 86 yaşında nasıl başa çıktığını sorduğumda.
Bugün size bireysel olarak kendi ölme olasılığımla yüzleştiğim bir zaman dilimini anlatırsam belki bu kollektif ölüm korkusuyla ne yapabileceğimiz konusunda dolaylı bir şeyler söylemiş olurum ve yazıp çizdiklerim başka bir anlam boyutu kazanır.
39 yaşında miyokardit – kalp iltihaplanması – geçirerek belli bir ölüm riskiyle 17 gün kalp yoğun bakımda kaldım. Ardından iki aylık bir rehabilitasyon süreci geçirdim ve o sürenin tamamını hayatım üzerine, bugüne kadar neler yaptığım ve bundan sonra ne yapmak istediğim ve ne yapmak istemediğim üzerine düşünmek için kullandım – ya da kullanmaya çalıştım diyeyim, o kadar da iddialı olmayayım. Ve fark ettiğim şey şu oldu; ölme olasılığımın yüzüme çarpılmasının getirdiği korkunun kendisiyle uğraşmak – elbette ilk birkaç gün bu dehşet duygusuyla geçti – hiçbir işe yaramıyor. Bütün gün miyokarditin nasıl bir hastalık olduğunu, insanı nasıl öldüreceğini, öldürmezse nasıl sekeller bırakacağını okuyarak geçirmem beni bir hapishane hücresine kapatmakla kalmıyor, aynı zamanda hayatım hakkında düşünmemi de engelliyordu. Nasılsa hastanedeydim ve alınması gereken önlemler alınmıştı ve ben onların dediklerini yapıyordum. Gerisi bedenimin vereceği yanıta bağlıydı, o zaman ben de aklım ve duygularımla geçmişin nasıl yaşanmış olduğunun analizini çıkarmaya – pişman olmadan yalnızca tespitlerde bulunarak – , şimdinin nasıl geçtiğine ve içinde bulunduğum koşullar çerçevesinde geleceğimi nasıl şekillendirebileceğime odaklanmalıydım.
Bir anlamda üç yıllık bir kalkınma planı yapıp uygulamaya koyarak 42 yaşında başka bir hayata başladım. Şimdi geldiğim noktada esas olarak hayatımdan ve kendimden memnunum – bunu mesleğimi nasıl icra ettiğim, nasıl kitaplar okuduğum/yazdığım ve benim için önemli olan/olacak ilişkilerimi nasıl kurduğum şeklinde anlamanızı rica ediyorum. Mutluluklar ve mutsuzluklar gelip gidiyor. Hayatın zorlukları, acılar, ölümler, kayıplar, terkedilmeler, küçük sevinçler, çocuklarımızın büyümeseni izlemenin hazzı ve hüznü de gündelik hayatımızı oluşturuyor…
Hayatından memnun olmak ve mutlu olmak arasındaki ayrımı fark edebilirsek ve ölümün tek kaçınılmaz gerçek olduğunu kabul edebilirsek, alacağımız gerçekçi önlemlerden sonra başımıza gelecek olanların kararını hayatın kendisine bırakabilmemiz çok daha kolay ve yapıcı olur sanırım. Sonuçta Melih Cevdet’in dediği gibi: “Hayat bir sokak köpeğinin başıboş dolaşması gibidir.”
Nereye gittiğinin değil nasıl gittiğinin önemi vardır…
Corona Günlerinde İtidal…