Felsefeye ta en başından beri neden ihtiyaç duyulmuştu derseniz, yanıtı çok basit aslında. İnsan hayatını nasıl yaşayacağını, hayatıyla ne yapacağını bilmiyordu ve mitolojik açıklamalar ölümle nasıl başa çıkacağına, ruh bedenden sıyrılıp gittikten sonra başına ne geleceğine dair tatminkâr açıklamalar yapamıyordu. O trajik bilgi, öleceğimiz gerçeği bizi insan yaptığı gibi elimizi kolumuzu da bağlıyor, kimimizi nihilizme, kimimizi de gündelik hazların tuzağına sürüklüyordu. Bugün olduğu gibi tıpkı.
Antik Yunan’da bir filozof yollarda yürüyerek ölçülü bir hayatı öğütlerken insana, bir diğeri de ideaların en üstününe, iyiye ulaşmanın zorlu yollarını gösteriyordu akademinin herkese açık olmayan elitist duvarları ardında. Bir başka filozof bahçesinde oturmuş dünya işlerinden uzakta hazzın peşinde koşmanın yollarını anlatıyordu insanlara. Haz deyince yanlış anlaşılmasın, acının yokluğu anlamına geliyordu haz denen şey o filozof için. Bir başkası da bir alanda sütunların arasında dolaşırken bütün dünya nimetlerinden uzak durmanın erdemli, dolayısıyla tatminkâr bir hayatın ön koşulu olduğunu söylüyordu.
Doğu felsefesinde olsun, batı felsefesinde olsun insanın o trajik bilgiyle, ölümle başa çıkmasının yolunun ruhun ölümsüzlüğüne inanmak olduğuna inanılırdı önceleri. Beden ruhun hapishanesiydi ve beden öldüğünde ruh süzülüveriyordu bu hapishaneden dışarı. Sonrası karışık. Ama bedensiz de olsa sonsuza kadar yaşayacak olma illüzyonu rahatlatıyordu insanı. Ruhun da beden gibi ölümlü olduğu düşüncesiyse, öte dünyada tanrılar tarafından cezalandırılmak gibi bir şeyin kendilerini beklemediğini bilseler de, açgözlü insana yetmesi mümkün olmayan bir açıklamaydı. İnsanların spiritüel ihtiyaçlarını karşılamaya yetmemiş olacak ki tüm bunlar, dünyanın günümüzde en yaygın dini olan hristiyanlık yavaş yavaş ele geçirdi insanlığı.
Günümüz dinlerindeki, insan ruhunun günahkâr da olsa, hesap verdikten sonra cennette sonsuza kadar yaşayacağı inancının dünya üzerinde yaşayan insanı ikna etmediği, her gün tanık olduğumuz aç gözlülükten anlaşılabilir sanırım. Yoksa bu dünyadaki yaşamımızı bir sınav yeri olarak kabul edip tevekkülle başımıza gelen her şeyi kabul ederek yaşayıp gitmez miydik? Böyle yapmıyoruz oysa. Sahip olduğumuz hiçbir şey yetmiyor, hırsla daha çok şeye sahip olmaya çalışıyoruz durmadan. Hiç doymayacak bir hırsla. Olmaya değil, sahip olmaya dayalı bir hayat biçimini kapitalist düzenin de dayatıyor ve aklımızı karıştırıyor olduğunun farkındayım. Ama kapitalist düzenin de, her ne kadar artık kendi başına hareket edebilen bir canavara dönüşmüş de olsa, hırslarına yenilen insan tarafından yaratıldığını görmek zorundayız.
Platon ne kadar haklı; eğer biri güç sahibi olduğunda kötülük yapmamayı başarıyorsa, adaletli davranabiliyorsa, önünde saygıyla eğilmeliyiz onun. Ama insanlık tarihi böyle bir lider göstermedi henüz insanlığa. Komünizm idealiyle yola çıkan ülkeler bile totaliter diktatörler çıkarmaktan başka bir şey yapamadılar. Faşizmi konuşmaya bile değmez, o zaten öyle.
Ama din de 20. yüzyılda yavaş yavaş bir umut olarak görülmekten çıkmaya başladı. Bütün bu varoluşsal vakuma çare olsun diye yetileri ve olanakları çok kısıtlı olan psikoloji girdi bir süre devreye. Sinirbilimin her şeyi çözeceği coşkusuyla el ele bir süre umut dağıttı ve sonuç olarak senelerce süren terapilerin çoğu zaman panik atağı bile ortadan kaldıramayacak kadar aciz olduğu görüldü. Bırakın hayatı anlamlandırmayı başarabilmeyi…
Ne var elimizde bugün? Her şeye rağmen 150 yıla yakın bir zamandır insanı anlamaya çalışan ve bu yolda elinde ciddi bir bilgi birikimi olan psikolojiyle, zaman zaman gerçek hedefinden sapmış olsa da, 2500 yıldır insana nasıl bir hayat yaşarsa mutlu olacağını göstermeye çalışan felsefe var. Evrensel değerler üzerine kurulu, anlamlı bir hayatı bize gösterebilecek bir yaşama zanaatı bilgeliğini bize ancak psikoloji ve felsefe el ele uğraşırsa verebilir. Psikoloji gündelik pratiğimizde sorunlarla başa çıkmada bize yardım ederken, felsefe bir yandan hayatımızı üzerine inşa edeceğimiz değerlerimizi belirlemede yardımcı olabilir, öte yandan spiritüel ihtiyaçlarımızı karşılamamızda yeni bir yol açabilir.
Ben buna klinik felsefe diyorum…

Alper Hasanoğlu