Hangi şikayetle başvurmuş olurlarsa olsunlar, ister depresyon, ister anksiyete, ister ilişki sorunları, danışan ya da hastalarımızın terapilerinde yanıtlamak zorunda oldukları dev soru önünde sonunda şu oluyor: “Hayatın anlamı nedir? Ben hayatımı nasıl yaşamak istiyorum?” Psikiyatri ve psikoterapi bu soruyu yanıtlamakta çaresiz kalıyor, çünkü bu kadim soru psikoterapinin ve psikiyatrinin profesyonel bilgi alanına dahil değil. Oysa felsefe, özellikle antik Yunan ve doğu felsefesi bu soruları yanıtlama çabası üzerine kurulmuştur.
İyi bir hayatın nasıl yaşanması gerektiği, daha doğru bir deyişle, hayatı nasıl inşa edersek iyi ve mutlu bir hayat yaşamak olanaklı olur sorusu antik Yunan ve doğu felsefesinin en temel uğraş alanı olmuştur. Erdem, ölçülülük, sevgi, estetik, adalet vb değerler üzerine kurulmuş ve o doğrultuda yaşanmaya çalışılan bir hayatın kişiyi önünde sonunda, antik Yunan’da ‘eudaimonia’ olarak adlandırılan mutlu bir hayata götüreceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Burada dikkat etmemiz gereken husus, mutluluğun tanımıdır. Mutluluk günümüzde olduğu gibi haz ve başarı odaklı bir hayat anlamına geldiği müddetçe mutlu olunamayacağının kanıtı falcısından astroloğuna, şaman terapistinden nefes uzmanına kadar hayat ve gelecekle ilgili birkaç cümle etmesi umut edilen kişilerin kapılarının – ve psikoterapistlerin de – günümüzde gittikçe artan bir şekilde çaresizce aşındırılmasıdır.
Oysa hayat bir insanın, değer odaklı ve insani bir ilişki içinde bir başka insana dokunabildiği yaşantı ve deneyimlerle anlamlı olur ve mutlu bir yaşam bunun doğal bir sonucu olarak kendiliğinden gelir.
Felsefe, önce orta çağla birlikte hristiyanlık, daha sonra bir bilim olarak rüştünü ispat eden psikoloji nedeniyle – 19. yüzyıldan itibaren – hayatın içinden elini eteğini çekip fildişi kulesine sığınmış ve bu nedenle günümüzde hiçkimsenin anlayamadığı akademik konularla, üstelik herkese tepeden bakan bir konuma hapsetmiştir kendini. Oysa felsefe sokaktaki insana yol göstermek zorundadır ve bu kapasiteye ve bilgiye de sahiptir. Günümüzde felsefenin tekrar insana ulaşabilmesi ancak ve ancak psikoterapi odalarında mümkün olacaktır. Bunun yolu da psikoterapinin felsefeyle tekrar buluşmasıdır.
Bu atölye çalışmasında psikolojinin felsefeyle birlikte insana ulaşmasının pratik yolları üzerinde durulacak ve antik Yunan ‘yaşama sanatı’ tekniklerinin postmodern hız çağında nasıl bir pratik işleve sahip olabileceği birlikte deneyimlenmeye çalışılacaktır.
Ben bu atölye çalışmasını, antik Yunan filozofları kadar iddialı olmadığım için ‘yaşama zanaati’ olarak adlandırmayı tercih ediyorum. Ve sizleri Behiç Ak’ın harika bir karikatüründe terapiye gitmiş bir kişiye söylettiği şu cümlelerle atölyeye davet ediyorum: “İşim var, param var, sağlığım yerinde ama yine de çok mutsuzum Doktor Bey.”

Alper Hasanoğlu