Giriş
Orhan Pamuk’un son romanı ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ sayesinde daha entelektüel ve edebi bir düzlemde Doğu-Batı tartışmasıyla karşı karşıyayız. Yeni kitabın yayınlanması dolayısıyla yaptığı söyleşilerde ne kadar haklı bir söylemi var Pamuk’un. Keşke yalnızca edebiyatla ilgili konuşabileceğimiz bir hayat var olabilseydi diyor. En azından bizim gibi bunu isteyen üç beş kendini bilmez için.
Batı edebiyat tarihinin en önemli metinlerinden Kral Ödipus’un karşısına Doğu ‘Rüstem ve Sührab’ı çıkarmıştır. Kral Ödipus’un birçok yazar ve filozof tarafından yazılmış versiyonları olmasına rağmen, günümüze kalanlar Sofokles ve Seneca’nın yazdıklarıdır. Bu ikisinden Sofokles’in yazmış olduğu versiyon daha popüler olanıdır. Yazılış yıllarının M.Ö. 429 – 425 arası olduğu düşünülmektedir.
Ödipus’un trajik hikayesi
Thebes kralı Laios kral Pelops’un misafirperverliğini suistimal eder; kral Pelops’un genç oğlu Chrysippos’a âşık olur ve onu kaçırmaya kalkar. Bunun üzerine Delphie kâhini eğer bir oğlu olursa, onun babasını öldüreceğini ve annesiyle evleneceğini söyler. Hükümranlığını sürdürmek isteyen Laios hamile olan karısı İokaste’yi ikna eder ve bir oğulları olduğu takdirde onu yok etmeye karar verirler.
Doğan bebek erkek olunca topuklarını şişlerler ve bebeği dağlarda bir yere bırakması için bir çobana verirler. Çoban bebeğe acır ve onu Korinth ülkesinde yaşayan bir başka çobana teslim eder. Korinth kralı Polybos ve karısı Merope bebeği evlat edinir, adını da Ödipus koyarlar. Ödipus ‘şiş ayak’ anlamına gelir.
Her şeyden habersiz Korinth’de büyüyen Ödipus, bir şölende yiyip içerken sarhoş bir köylüden Polybos ve Merope’nin gerçek anne-babası olmadığına dair bir şeyler duyar. Anne-babasının bu konuda yaptığı açıklamadan da yeteri kadar tatmin olmaz ve kâhinin kapısını çalar. Kâhin zorlanarak da olsa, babasını öldüreceğinin ve annesiyle evleneceğinin kaderinde yazılı olduğunu söyleyince, Ödipus bu kehanetin gerçekleşmemesi için uzaklara gitmeye karar verir ve yollara düşer.
Dağların arasında dar bir geçitten geçerken atlı bir arabanın sürücüsüyle anlaşmazlığa düşer ve tartışmaya başlar. Sürücünün küstah tutumuna sinirlenen Ödipus onunla kavgaya tutuşur ve onu öldürür. Sürücünün gerçek babası kral Laios olduğunu bilmeden. Kehanetin birinci bölümü gerçekleşmiş olur böylece.
Bu arada Thebes şehrinin kapısında insan başlı bir canavar olan Sphinx gelen geçeni yakalar ve sorduğu bilmeceyi bilemeyeni boğar. Kralı kaybolmuş şehrin başındaki büyük beladır canavar. Sorduğu bilmece şöyledir: “Sabah dört ayaklı, öğlen iki ayaklı, akşam üç ayaklı olan yaratık nedir?”
Ödipus, “Bunu bilemeyecek ne var?” diye yanıtlar Sphinx’i: “İnsan. Hayatının sabahında ayakları ve elleri üzerindedir, bir erişkin olduğunda iki ayağı üzerine kalkar. Hayatının akşamında ise yürüyebilmek için üçüncü bir ayağa, bastona ihtiyaç duyar.” Bilmecenin çözülmesi üzerine, şehir canavardan kurtulur. Sphinx kayalıklardan düşer ve Ödipus şehri bu büyük beladan kurtarmış olur. Şehirde büyük bir sevinçle karşılanan Ödipus’u bir ödül beklemektedir. Laios’un yokluğu ve Sphinx’in eziyetlerinden yılmış olan kent yeni kralını seçer; Ödipus. Ve onu İokaste’yle evlendirirler, böylece kehanetin ikinci kısmı da gerçekleşmiş olur. Anne-oğul olduklarından habersiz çiftin dört çocukları olur.
Yıllar sonra, şehir vebadan kırılırken, halk kendilerini Sphinx belasından kurtaran yeni krallarından bu ölümcül derdi de çözmesini bekler. Delphie kâhininden gelen bilgiye göre eski kral Laios’un ölümü aydınlanmadan bu salgın sona ermeyecektir. Bu ölümü kesinlikle kendisiyle özdeşleştirmeyen Ödipus araştırmaya başlayınca yavaş yavaş kralın katilinin kendisi ve kendisinin de Laios’un oğlu olduğunu öğrenir. İokaste de annesidir. Bunun üzerine İokaste kendisini asar, Ödipus da kendi elleriyle kendisini kör eder.
Rüstem ve Sührab
Gelelim bu efsanenin Doğu versiyonuna. Rüstem ve Sührab’ın hikayesi Şehname’de geçer. Şehname, Firdevsi’nin eski İran efsaneleri üzerine kurulu manzum destanıdır. İran edebiyatının en büyük eserlerinden biri olarak kabul edilir. 977 ila 1010 arasında yazılmıştır. 60.000 beyit civarında bir hacme sahiptir. Tek bir şair tarafından yazılan en uzun epik şiirlerdendir.
İran’ın en büyük kahramanı Rüstem sadık atı Rakş’la ava çıkar. Bu sırada farkına varmadan İran sınırını geçip Turan ülkesine girer. Geceyi geçirmek için konakladığı bir sırada atı hırsızlar tarafından çalınır ve Şamangan kentinde bir haraya götürülür. Rüstem sabah uyandığında kaybolan atını aramaya başlar ve sınırın ötesindeki ilk şehir olan Şamangan’a varır. Ünü Turan ülkesine kadar yayılmış olan Rüstem şehirde çok iyi karşılanır ve onuruna bir şölen verilir. Atını bulmaya da söz verirler. Şölen bittiğinde odasına çekilir ama gece yarısı bir misafiri olur. Şamangan şahının kızı Tahmine Rüstem’i çok beğenmiş ve böyle bir kahramandan çocuğu olsun istemiştir. Rüstem de Tahmine’yi beğenmiştir, onun isteğine karşı çıkmaz ve birlikte olurlar. Sabah Rüstem atının bulunmuş olduğunu öğrenir ve Turan’a dönmek için Rakş’la yola koyulur ama gitmeden önce Tahmine’ye hatıra olarak bir bilezik bırakır.
Dokuz ay sonra doğan oğluna Sührab adını koyar Tahmine. Sührab babasına çok benziyordur ve küçücük bir çocukken bile gücünden söz ettirir. Genç bir erkek olduğunda annesine babasının kim olduğunu sorar. Tahmine babasının Rüstem olduğunu söyler ve ona bıraktığı bileziği verir. Bunu öğrenen Sührab onu bulmak için İran’a gitmeye karar verir. Şamangan şahı olan dedesinden kendisine bir ordu kurmasını ister. Dedesine, Rüstem’i bulmak ve Keykavus’u devirerek onu İran şahı yapmak istediğini söyler. Aslında Sührab’ın başka bir planı daha vardır. Babası İran şahı olduktan sonra geri gelecek, Turan’ın şahı Afrasyab’ı (Alp Er Tunga) devirerek kendisi de Turan’ın başına geçecektir. Böylece baba oğul İran ve Turan’ın, yani bütün cihanın hâkimi olacaklardır.
Sührab’ın bir orduyla İran’a gittiğini öğrenen Afrasyab şeytanî bir plan yapar. En güvendiği komutanlarından biri olan Baruman’ı bir orduyla Sührab’a yardım etsin diye gönderir. Baruman’ın görevi ne olursa olsun Sührab’ın babası Rüstem’i tanımasını engellemektir. Çarpışmalar öyle bir ayarlanacaktır ki, Rüstem ile Sührab karşı karşıya gelecekler ve Afrasyab her ikisinden de kurtulmuş olacaktır.
Yola koyulan Sührab İran sınır boyundaki bir kaleyi ele geçirmekte zorlanmaz. Bu arada Keykavus’un adamlarından biri olan Hodşir’i yakalamıştır. İran şahı Rüstem’den yardım ister ve Rüstem de ordusuyla Sührab’ın ele geçirdiği kentin yakınlarına kamp kurar.
Sührab esir ettiği Hodşir’i yanına çağırtır ve uzaktan da olsa görebildikleri komutanın kim olduğunu kendisine söylemesini ister. Hodşir Sührab’ın niyetinin bir tuzak kurmak olduğunu düşünür ve komutanın kendisinin de tanımadığı bilinmeyen bir savaşçı olduğunu söyler. Rüstem’inse Keykavus’la kavga ettiğini ve orduya katılmadığını anlatır.
Ertesi gün savaş alanında önce kahramanlar karşılaşır. Zırhlara büründükleri için birbirlerinin yüzünü göremezler. Şimdiye kadar hiç yenilmemiş Rüstem, genç savaşçının gücü karşısında şaşırır. Bütün gün süren mücadelede kılıçlar, kalkanlar parçalanır. Rakibinin gücü karşısında onun babası Rüstem olabileceğinden şüphelenen Sührab, ona kim olduğunu sorar. Rüstem yanıt vermez. Akşama doğru omzuna bir gürz darbesi alan Rüstem yere düşer. Sührab hançerini çekmiş, ölümcül darbeyi indirmek üzereyken Rüstem: “Gerçek kahraman rakibine bir şans daha verendir.” der. Sührab bunun üzerine rakibini bağışlar. Rüstem savaş alanını terk eder, ertesi gün insanüstü gücünü kuşanır, savaş alanına öyle çıkar. İnsanüstü gücü sayesinde de hemen dövüşün başlangıcında Sührab’ı yere serer ve hançerini rakibinin göğsüne saplar. Sührab ölürken, ona Rüstem’in oğlu olduğunu söyler ve bileziği gösterir. Tanımadığı savaşçıya, babası Rüstem’in intikamını mutlaka alacağını söyler. Rüstem bir aslan gibi kükreyerek ağlar ve bayılarak kendinden geçer. Bunun üzerine Rüstem kendi babası tarafından öldürüldüğünün farkına varır.
Sührab acı içinde ama mutlu ölümü bekler. Babasına, onun hiçbir suçu olmadığını, kendisinin dünyaya babası tarafından öldürülmek üzere geldiğini anlamış olduğunu söyler. Babasından tek istediği, her iki orduyu da geri çekerek barışı sağlamasıdır. Rüstem savaşa son verdikten sonra İran’a dönmez ve yasını tutmak için çöle doğru yola düşer.
Birçok benzerlikler içeren iki efsanede temel bir fark vardır. Batı efsanesinde oğul babayı, Doğu efsanesinde ise baba oğulu öldürür. Başka bir deyişle Batının oğulu, Doğunun babayı yaşatması, üzerinde düşünülmesi gereken en önemli ayrıntıdır. Bu belki de, Doğu ve Batı kültürleri arasındaki en önemli farkın da sembolüdür.
Babalar babalıktan “sessizce çekilmesini bilmelidir!”
Bu ülkede babalar oğulların sessizce oğulluktan çekilip büyümelerine izin vermedi hiç. Öldürmediyse öldürmekten beter etti, büyüyecekse de, ne kadar büyüyeceğine kendisi karar verdi.
Yukarıdaki tahrif edilmiş dize Ece Ayhan’ın en önemli şiirlerinden olan ‘Mor Külhani’den. Şiirin tamamına da bu linkten ulaşabilirsiniz. https://www.siir.gen.tr/siir/e/ece_ayhan/mor_kulhani.htm
Ece Ayhan “oğulların oğulluktan sessizce çekilmesi” gerektiğini söyler. Ama üzerinde bulunduğumuz topraklar buna izin vermez. Bu ülkede babalar oğulların sessizce oğulluktan çekilip büyümelerine izin vermedi hiç. Öldürmediyse öldürmekten beter etti, büyüyecekse de, ne kadar büyüyeceğine kendisi karar verdi. Bu ülke oğulların babalarının karşısında bacak bacak üstüne at(a)madığı, babanın temsilcisi annenin bir kaş göz işaretiyle sözü oğulun ağzına tıktığı büyük bir kasaba.
Oğulların büyümesinin babaların babalıktan çekilmesiyle mümkün olacağını bilemedi Doğu. Efsaneler de ona göre söylendi, yazıldı. Bu yüzden Rüstem ile Sührab hikayesinin baş kahramanı babadır, Rüstem’dir, oğul Sührab değil.
Batının Ödipus kompleksi var; Batılı oğulun, büyümek için içsel olarak aşması gereken bir baba engeli var, aşıyor da çoğunlukla. Doğununsa Rüstem kompleksi; Oğulun büyümesine izin verebilmek için, içsel olarak oğlunu özgürleştirmek zorunda olan Doğulu bir baba var, oysa oğlunu öldürmeyi seçiyor çoğunlukla.
Freud’un psikanaliz teorisinin temeli olan Ödipus kompleksi kökenini Ödipus efsanesinden almıştır. Freud’un insan gelişiminde ödipal faz olarak adlandırdığı ve erkek çocuğun bilinçdışı bir şekilde anneyi arzuladığı bu zaman dilimi üç ila beş yaş arasındadır. Bu arzu bilinçdışıdır, kabul edilmesi mümkün olmadığı için bastırılmıştır. Annesini arzulayan erkek çocuk anneyi elde etmek için babaya rakip olur ve bilinçdışı olarak babayı öldürmek ister. Ama bu arzu nedeniyle suçluluk duygusu geliştirir, ayrıca güçlü baba tarafından cezalandırılacağı, babası tarafından hadım edileceği yönünde bir korku da duyar. Ünlü ‘Küçük Hans’ vakası Ödipus Kompleksinin Freud tarafından ilk olarak anlatıldığı vaka öyküsüdür.
Baba tarafından cezalandırılmaktan kurtulmanın en uygun yolu oğulun, bu ensest arzusundan vazgeçmesi ve babasıyla sürdürdüğü savaşa son vermesidir. Bunun yerine onunla özdeşleşerek cinsel ve erişkin kimliğini edinmeye, kısacası büyümeye başlar. Düşman rol modele dönüşür ve olgunlaşmanın yolu açılmış olur. Kendi annesine sahip olmak gibi infantil bir arzunun yerini, büyüyüp annesi gibi bir kadına sahip olmak ve babayla eşitlenmek arzusu alır. Tabii ki kendi ailesi dışındaki bir kadına sahip olmayı arzulayarak.
Oğulun Ödipus kompleksini aşıp gelişebilmesi için gerekli olan adımın atılmasını sağlayan şey, Freud’a göre, cezalandırılacağı korkusudur. Anneyi arzulamasının cezası babası tarafından hadım edilmektir. Bu tehdidin ortadan kalkması oğulun, babanın otoritesini ve annenin ulaşılmazlığını kabul etmesiyle mümkündür. Böylece babanın onayını alır, ileride ihtiyacı olacak erki ve gücü kazanmanın önü açılmış olur böylece.
Burada dikkat edilmesi gereken noktalardan biri, oğulun kendi içinde geçirdiği değişim ve dönüşümün yanında, babanın, onun için çok açık bir şekilde cereyan eden bu gelişim sürecinde oğula izin vermesi, onu yasak olan bir şeyi arzuladığı için tehdit olarak görmemesi ve büyümesi için yolunu açmasıdır.
Ensest yasağının oluşumuyla Ödipus kompleksinin bağı, bunun antropolojik açıklama ve yorumları, benim çok ilgimi çekse de, bu yazının sınırlarını aşıp okuyucuyu ayrıntıda boğacağı için, içimin sızlamasına aldırmadan bu konuyu bir kenara bırakıyorum.
Ödipus kompleksini yorumlarken bunu birebir algılamanın, yani erkek çocuğun annesini arzuladığı ve bundan cezalandırılma korkusuyla vazgeçtiğini düşünmenin doğru olmadığını söyler Fransız psikanalist Lacan. Bu yalnızca sembolik bir hikayedir ona göre. Bir mittir ve dolayısıyla dilsel bir yaratıdır. Bu anlamda hakikat düzleminde değil, sembolik bir düzlemde değerlendirilmelidir. Oysa Freud’un doğrudan, çok net bir şekilde, oğulun anneyi cinsel olarak arzulamasından bahsettiğini biliyoruz. Ödipus kompleksini tanımlamaya başladığı yıllarda, bütün yazıp çizdiklerini herkesten önce paylaştığı Berlinli kulak burun boğaz uzmanı arkadaşı Dr. Fliess’e yazdığı bir mektupta, üç ya da dört yaşlarındayken yaptıkları bir tren yolculuğu sırasında annesini çıplak gördüğünü ve arzuladığını çok iyi anımsadığını yazar – galiba yine konuyu dağıttım, geri geliyorum.
Ama Erich Fromm’un bu konudaki yorumuna bakmadan geçmek olmaz. Freud’un ısrarla bireysel düzlemde yorumladığı bu efsaneyi, Fromm toplumsal düzlemde anlamayı seçer ve çok da iyi yapar kanımca.
Fromm Ödipus efsanesini oğulun anneyi cinsel olarak arzulamasının sembolü olarak anlamaz. Oğulun ve daha sonra erişkin erkeğin annesine olan bağının önemli bir fenomen olduğunu kabul eder ve bu keşif nedeniyle de Freud’un hakkını teslim eder. Ama bu bağ cinsel içerikli değildir ve babaya olan düşmanlık da, anneye olan bağlılık ve buna bağlı olarak gelişen cinsel içerikli bir rekabet sonucu gelişmez. Ödipus efsanesi, ataerkil bir toplumda oğulun baba otoritesine isyanının sembolüdür Fromm’a göre.
Bu yorumu aklımızda tutalım, çünkü Rüstem ile Sührab arasındaki ilişkiyi yorumlarken çok işimize yarayacak.
Rüstem ile Sührab’ı düşünürken, masalların psikanalitik olarak incelenmesi konusunda uzmanlaşmış olan bir dostumun, Aydın Parmaksız’ın fikrine baş vurdum. Kendisinin bu konuda yayınlanmış çok güzel bir verimi var: ‘Freud Bana Masal Anlatsa’. Farkındayım, yine konuyu dağıtıyorum ama bu kitabın linkini vermeden de geçemeyeceğim: https://www.dr.com.tr/Kitap/Freud-Bana-Masal-Anlatsa/Edebiyat/Edebiyat-Inceleme/urunno=0001701176001
Parmaksız’ın yorumlarına gelelim. O da Rüstem’in hikayesini okurken benim gibi Ödipus’la birlikte değerlendirdi. Oğul Sührab değil de, Rüstem üzerinden okuduğunu söyledi efsaneyi ilk önce. Aslında nasıl da manalı bir tesadüf. Ödipus efsanesi oğul üzerinden okunurken, Doğu efsanesi zaten baba, yani Rüstem üzerinden anlam kazanıyor. Her iki efsanede de annenin öneminin ikincil, hatta üçüncül olması gibi, Doğu efsanesinde ayrıca oğul değil, baba baş kahraman.
Sözü doğrudan Parmaksız’a bırakıyorum burada: “Ödipus, bebekken anne ve babasından ayrılır. Bu anneden ayrılma gelişimin bir sonraki evresine geçiş, bir çeşit ‘büyüme’ olarak yorumlanabilir. Oysa Şehname’de Sührab anneden ayrılmamıştır. Anne ile birlikte kalmış, olması gerekenin tersine, oğul yerine, baba evi terketmiştir. Çocuk için ‘rüya’ senaryo gerçekleşmiş, anne ile baş başa kalmıştır. Bu durum, Sührab’ın anneden kopma/bağımsızlaşma sürecini başarılı bir şekilde gerçekleştiremediğini, preödipal evreden çıkamadığını düşündürmektedir.
Anne ile bu birliktelik, ‘ensest yasağını’ akla getiriyor. Bu konu ile ilgili makalelere bakarken şöyle bir ifade ile karşılaştım: “Ensestin tabu olduğu kültürlerde, utanma (shame) ensestten korunmak için ortaya çıkarılmıştır, ancak ensestin tabu olmadığı ilkel kültürlerde baba, eğer anne ile seksüel bir ilişki kurarsa oğlunu öldürür. Gerçi bu makale, Şehname veya Ödipus üzerine odaklanmasa ve daha çok utanma duygusu ile ilgili bir şeyler anlatıyor olsa da, yukarıdaki ifade bizim okumamıza ışık tutuyor gibi. Sührab, ensest yasağını çiğnediği için, yani evi terkedip (anneyi temsil eden) prensesi bulmak yerine, evde kalıp anne ile birlikte olmayı seçtiği ve hatta, babanın evi terketmesine rağmen bununla yetinmeyip onu tamamen ortadan kaldırmak üzere peşine düştüğü için ölüm ile cezalandırılmış olabilir. Aslında bu hikayeyi Sührab’ın değil, Rüstem’in hikayesi olarak okumak, onun başına gelenler açısından değerlendirmek daha anlamlı olacaktır.”
Sührab babasını bulup onu kral yapmak için evi terkeder ama sonunda onunla savaşırken bulur kendini. Onun babası olduğundan şüphelendiği ve bunu ortaya çıkaracak şansa kavuştuğu halde bunu yapmaz. Hatırlanacak olursa, dövüşlerinin bir aşamasında Rüstem’i teslim almış ve onun kim olduğunu öğrenmek için büyük bir fırsat yakalamıştı. Bunun yerine onu serbest bırakmayı ve ertesi gün dövüşmeye devam etmeyi seçti. Parmaksız burada şu yorumu yapıyor: “Bilinç seviyesinde Sührab’ın iyi niyetleri var tabii ki. Ancak, bilinçdışı seviyede durum farklı bence. Sührab, bilinç seviyesinde babasını gayet olumlu bir amaç için arıyor olsa da, karşısındaki yiğidin babası olduğundan şüphelenmesine rağmen savaşmaya devam ediyor. İlk seferinde yenmişken bile, durup sormuyor, “Sen babam mısın? diye, “Ben Rüstem’in oğluyum” demiyor. Babayı, ortadan kaldırmak için aradığı, sonuçta da ensest yasağını çiğnediği için cezalandırıldığı şeklinde yorumlanabilir gibi geliyor bana.”
“Başka bir okuma da,” diyor Parmaksız, “şöyle olabilir. Aynı zamanda (belki de daha güçlü bir sebep olarak) anneden bağımsızlaşamadığı, büyümediği için de cezalandırılmış olabilir.”
Sührab’ın, Parmaksız’ın dediği gibi, anneyle kalması ve aslında ödipal arzusunun gerçekleşmiş olması baba tarafından cezasız bırakılmıyor ve Rüstem Sührab’ı öldürüyor. Bireysel düzlemde bakıldığında, Sührab da uzak akrabası Ödipus gibi özgürleşmek istiyor. Özgürleşmek yalnızca babayı yenmekle olmaz, annenin sevgi boyunduruğundan da çıkmak gerekir. Sührab da annesinin yanından ayrılarak bunu yapıyor ama özgürleşmek, en temel ruhsal gereksinim olan bağlanmanın da sona ermesi anlamına gelebilir. Ve bu da, kolay tahammül edilebilecek bir durum değildir. Sührab da bunun üzerine babasını aramaya başlıyor. Ama isteği bir başka boyunduruk değil, birlikte bütün cihana hakim olacakları bir düzen oluşturabilmek. Babayı Doğunun, kendisini Batının hakimi kılarak. Başka bir yoldan kendini babasıyla eşit kılma çabası.
Ama Doğulu baba bunu kendi otoritesine bir isyan olarak algılıyor ve oğlunu öldürüyor. Rüstem’in babası olduğunu öğrenme fırsatını teperek aslında Sührab’ın bilinçdışı bir arzuya sahip olduğunu da görüyoruz. Babayla eşit olmak büyümek değildir, onu yenmek, geçmek, dolayısıyla öldürmek gerekir. O da bunu yapabileceğine inandığı ve arzuladığı için, birincisinde suçluluk duygusuyla affetse de babasını, ertesi gün devam edecek dövüşte onu öldüreceğine adı gibi emin. Belki de bu rahatlık onun kolay bir ava dönüşmesine yol açıyor.
Doğulu baba için oğulun birey olma çabasına izin vermek mümkün değildir. Doğuda düzenin sürmesi, ilerlemeden çok daha önemlidir. Babanın otoritesi, ataerki oğulun, dolayısıyla toplumun özgürlüğe kavuşmasına izin veremez.
Burada Fromm’un Ödipus efsanesini yorumlamasını anımsamanın tam sırası. Oğul ataerkil bir toplumda baba otoritesine baş kaldırmayı düşünebilir ama efsanede de olsa bunun gerçekleşmesine izin vermek doğru olmaz. Efsaneler ders çıkarmak içindir, yapılabilecekler ve hayal etmenin sınırlarının belirlenmesi için gereklidir. Batıda ilerlemenin önünde engel yoktur, baba babalıktan sessizce çekilir. Doğuda ise, bunu düşünmek bile cezayı hak eder.
Bu böyle biline…
Alper Hasanoğlu