İzleyiciler önündeki büyük dava…
Bugünden geriye baktığımızda, Anaxagoras, Diagoras ve Protagoras’a açılan davalar tanrılara hakaretle ilgili tarihin en büyük davasının birer provasıymış gibi görünüyor. Sokrates’e açılan davanın provası. Ama o diğerleri gibi kaçmaya çalışmadı. Tarihte yalnızca İtalyan matematikçi ve astronom Galileo Galilei hakkında açılan dava Sokrates’e açılan davayla karşılaştırılabilir. Ve Sokrates’i bu kadar ünlü yapanın da bu dava olduğunu söylersek, pek de yanılmış olmayız sanırım.
Özellikle bir şey dikkate değer. Sokrates’in de Anaxogoras ve Diagoras gibi kaçmak için şansı olduğunu biliyoruz. Ama o bu kaçış fırsatını kullanmadı. Ve böylece adil olmayan bir düzenin kurbanı olarak suçsuz olmasına rağmen ceza aldı ve cesur, doğru bir Atina vatandaşı gibi ölümün gözlerinin içine baktı. Bu dava Atina’da bir filozofa karşı açılmış olup sonu ölümle biten ilk davaydı. Ama eğer genç bir adam izleyiciler arasında bulunmayıp olan biteni izlemeseydi, bu dava bugün sahip olduğu tarihi önem ve anlama kavuşamayacaktı – bu genç adam Platon’du.
Dava İÖ 399 yılında görüldü, alışıldığı üzere, tek bir gün sürdü Atina halk mahkemesi önünde. Davacılar Anytos, Meletos ve Lykon’du. Üçünden Anytos önemli bir demokrattı ve 404/03 yıllarındaki Sparta oligarşisinin koruması altındaki 30 tiranın devrilmesinde önemli bir rol oynamıştı. Sokrates kendi savunmasını yaptı, zaten bu da o dönem için alışılmış olandı, suçlu olmadığını kanıtlayabilmek için elinden geleni yaptı bu konuşmada. Buna rağmen suçlu bulununca tekrar söz verildi kendisine. Bu konuşma suçuna verilecek cezayla ilgiliydi. Ölüm cezası kesinleştikten sonra son bir konuşma daha yaptığını yazıyor Platon. Ama bu konuşma büyük ihtimalle gerçek değildi. Çünkü ölüm cezasına çarptırılan bir davalıya mahkemenin tekrar söz vermesi alışılmış bir durum değildi.
İlk konuşma her açıdan ‘sofistike’ bir söylevdi. Sokrates ironik bir şekilde davacıların retorik becerilerini övüyor ve kendini onların karşısında retorik becerisi açısından yeteneksiz biri olarak değerlendiriyordu. O sade, basit bir adamdı, mahkeme önünde konuşma yapabilecek kadar konuşma sanatına hakim değildi, o nedenle de doğrudan gerçeklerden bahsedecekti. Bu tabii ki ironik denemeyecek kadar açık bir alaydı, çünkü konuşması baştan sona parlak bir retorik örneğiydi. Sokrates gerçekten böyle konuşmuşsa, mahkemeyle açıkça alay etmiş demektir. Ya da Platon, konuşma bize öyle gözüksün diye, aslında alaycı olmayan konuşmasını biraz süslemiş olmalı.
Sokrates’in tutumu aslında biraz gerçekdışı bir hale bürünüyor bu konuşma sonucu. Çünkü savunma konuşmasının amacı kesinlikle serbest bırakılmayı hedefleyen bir içeriğe sahip değil. Daha çok mahkeme heyetini provake etmeye çalışır gibi. Sokrates hizmetleri nedeniyle para talep eden bir sofist olmayı şiddetle reddediyordu. Ne yasalara karşı gelmişti, ne de bir başka yasağı çiğneyip ateist doğa felsefesiyle uğraşmıştı. Konuşmasının bir yerinde felsefesinden bahsetmeye başlamıştı; bilinçli bir şekilde ya da başına buyruk bir şekilde mi desek? Delphie kahini, bu dünyada ondan daha bilge birinin olmadığını söylemişti ama o diğerleriyle karşılaştırıldığında yalnızca hiçbir şey bilmediğini biliyordu. Bunun gerçek olup olmadığını görmek için gittiği her yerde, kendisine bilgi olarak verilen şeyin bilgisizlik dışında bir şey olmadığını görmüştü. Tabii ki, onun başkalarının bilgisizliğine dikkat çekmesi birçok insanı rahatsız etmişti, üstelik birçok genç de bu konuda kendisini takip etmişti. Bu durumda gençlerin aklını çelmek konusunda suçlanıyor olması anlaşılabiliyordu.
Ardından Sokrates tanrılara hakaret suçlamasını reddetmeye çalıştı. Davacıları, ona göre, kendisini ateizmle mi, yoksa devlet dinlerinden birinden sapmayla mı suçlayacakları konusunda pek de emin değillerdi. Onun gururla anlattığı içindeki ‘daimon’ nedeniyle suçluyorlardı onu, anladığı kadarıyla. Tanrıların kendisine verdiği görev olarak gördüğü, neyi doğru buluyorsa onu savunmaya devam edeceğini ve bunun için ölüm cezasına çarptırılmaktan korkmadığını belirtiyordu. Bunun yanında yargıçlar eğer suçsuz bir insanı ölüme mahkum ederlerse kendileri büyük bir günah işlemiş olacaklardı. Ayrıca Sokrates, bu kuşkucu ve erdemli tutumuyla devletin bekası için vazgeçilmez biriydi. Bu doğru ve dimdik duruşu ondan kimse alamayacaktı, demokraside de, oligarşide de başına aynı şeyin geleceğini biliyor olmasına rağmen. Ve sonuç olarak, adil, kimsenin acımasına ihtiyaç duymadığı bir karar dışında hiçbir şey beklemiyordu mahkemeden.
Mahkeme açısından değerlendirildiğinde, Sokrates bu savunmasıyla olduğundan daha itici olamazdı. Öncelikle davacılara, onları hiç de ciddiye almadığını ima ediyordu. Ardından ağır ölüm cezası tehdidini hiç de bir tehdit olarak algılamadığını söylüyordu. Ve son olarak kısa bir süre önce yeniden kurulan demokratik rejimi yeteri kadar erdemli ve onurlu olmamakla itham ediyordu. Ahlâki olarak değerli olanlar yalnızca Sokrates gibi eleştirel olanlardı. Davalının, eğer savunmasını gerçekten böyle yapmışsa, suçlu bulunmasına şaşırmamak gerek.
Mahkeme Sokrates’i suçlu bulduktan sonra, davalı bir konuşma daha yapar. Bu konuşma, cezanın ne olacağıyla ilgilidir. Davacı ölüm cezası talep etmektedir. Sokrates mahkemeyle bir kere daha alay eder ve devletin kendi yemek paralarını ödemesi gerektiğini iddia eder. Bunu haketmiştir. Ama illaki cezalandırılması gerekecekse, bir para cezasına da razı olacaktır. Onun parası yoktur ama gönlü bol dostları onun için bu cezayı ödeyeceklerdir.
Mahkeme Sokrates’in bu kibirli tavrını ölüm cezasını onaylayarak yanıtlar. Üstelik daha büyük bir oy farkıyla. Fiktif olduğu kesin olan üçüncü konuşmasında, bağışlayıcı bir şekilde karşıladığı ölüm cezasından sonra, bezginlikle davacılarıyla hesaplaşmaya girişir. Ölüm onun için büyük bir yük değildir ama onu ölüm cezasına çarptıranlar bunun sorumluluğunu ömürleri boyunca nasıl taşıyacaklardır acaba? Mahkemeye hiçbir kızgınlığı, kini yoktur. Onu ölümden sonra bekleyen, bu dünyadaki hayattan muhakkak ki daha kötü değildir. Ölüm ya mutlak bir uykudur ya da Sokrates’i öbür tarafta bu taraftakinden daha iyi, daha adil bir hayat beklemektedir. Her iki ihtimal de çok iyidir ve küçümsenmeleri mümkün değildir. Bu anlamda, her şey yolundadır.
Sokrates’in savunması, dünya literatüründeki en önemli eserlerden biridir. Ama Sokrates’in onu gerçekten böyle ya da benzer bir şekilde yapıp yapmadığı, bir soru işaretidir. Belki de bu konuşma Platon’un kurgusundan başka bir şey değildir. Ayrıca bu konuşmayı hemen davadan sonra mı, yoksa iki on yıl sonra mı papirüse döktüğü belli değildir. Her halükarda Platon için, Sokrates’in insanüstü özelliklere sahip bir kahraman olması çok önemlidir. Platon’a göre, bir filozofun olması gereken şekilde. Ve apolojide karşılaştığımız da bu ideal Sokrates’tir işte.
Alper Hasanoğlu