İnsan yazdığı yazının nasıl bir etki yarattığını çoğunlukla bilemiyor, eğer okur onu herhangi bir yolla haberdar etme isteği ya da ihtiyacı duymazsa. Aslında tabii ki üç aşağı beş yukarı tahmin de edebiliyor, Türkiye’deki insan kalitesini bildiği için. Örneğin Adem ile Havva arasındaki ilişkiyi keyifli bir aydınlanma hikâyesi olarak anlatmaya çalıştığım bir yazımda, elma ağacını bilgi ağacına benzetmiş, “bilgiye yaklaştıkça, inançtan uzaklaşır insan” demeye getirmiştim. Tersten okunursa ve zorlanırsa inancı biraz da bilgisizlikle eş kılmışım farkında olmadan. Kastım bu olmadığı halde. Bunun üzerine çocuklarımın nerede okuduklarını bildiklerini, ayağımı denk almam gerektiğini, çok ileri gittiğimi yazarak beni hizaya sokan tehdit mail’leri aldım. Ben de ‘toparladım’ kendimi, “aman” dedim, “cahillerin ülkesinde inanca dokunma.”

Sonra bildiğiniz, meşhur Fatih Terim yazısını yazdım, Türkiye’nin önde gelen, Galatasaray Lisesi mezunu entelektüel simalarından küfürlü, hakaret dolu mail ve tweet’ler aldım. Bir tanıdığım hatta, “15 milyon Galatasaraylıyı karşına aldın, ne gerek vardı” dedi. “Aman” dedim kendime, “bu fanatikler ülkesinde futbola bulaşma.”

Arada sırada, en iyi bildiğim dünyayı, psikiyatri camiasını kıyısından köşesinden eleştirdiğim yazılar yazdım. En son iki hafta önce, ‘Terapi Yalanı’ başlıklı yazımda terapi adı altında yapılan saçmalıkları, gözünü para hırsı bürümüş kimi meslektaşlarımın bile bile yaptıkları yanlışlarla insanlara nasıl zarar verdiklerini yazdım. Beni ihanetle suçladılar. “Kol kırılır yen içinde kalır, sen ne yapıyorsun?” minvalinde mail’ler aldım. Oysa ben tam da kırılmış kolun yen içinden çıkartılması gerektiğini düşündüğüm için yazıyordum bunları. “Aman” dedim sonra, “bu açgözlüler ülkesinde bildiğin yanlışları bile yazma.”

Politika zaten yazmamalı, tehlikeli. TIR’ı durduran polisin yarım saat sonra görevinden alındığı, savcının doğrudan Başbakan tarafından tehdit edildiği bir ülkede aman politika da yazma.

Köşe yazarı olduğun gazetenin kuruluş aşamasından beri içinde olmuş, o olmazsa Radikal 2’nin bir anlamı kalmayacak Tuğrul Eryılmaz’ın işine son verildi. Cumartesi sabahları yazımı gönderdiğim Bahadır Gültekin geçen hafta yazımı ona gönderdiğimde, “Abi yazını artık bana gönderme, beni işten attılar” diye SMS attı. Şöyle deyip hayatıma devam edebilmek oldukça utandırıcı benim için: “Peki, geçmiş olsun Bahadır. Senin yerine kim bakıyor? Ona göndereyim.” Bu vefasızlar ülkesinde bunu da yazma, çünkü bunu yazarsan köşeni bırakman gerekir etik olarak.

Eeee? Ne yazacağız o zaman? Suya sabuna dokunmamak için geçen hafta ‘Mükemmel Kadın’ diye bir yazı yazdım. Şaşkınlıkla söylüyorum, gururla değil, Türkiye medyasında yayımlanan bütün köşe yazıları içinde en çok okunan yazılardan biri oldu. Yahu; Türkiye, tarihinin en büyük yolsuzluk skandallarıyla sarsılıyor, olmayan demokratik düzen artık varmış gibi bile yapılmaya gerek görülmüyor. Geleceğimiz her türlü şekilde karanlık gözüküyor, bir tane Allah’ın kulu da çıkıp bana şöyle bir şey demiyor: “Kardeşim sen Mars’ta mı yaşıyorsun? Utanmıyor musun, Türkiye’nin en entelektüel gazetelerinden birinin azıcık bırakılmış sayfalarını böyle bir zamanda bu konuyla ziyan etmeye?”

İstanbul Erkek Lisesi, ardından uzun yıllar İsviçre’nin Alman kesiminde geçirilen bir meslek yaşamı bana Almanların en önemli özelliklerinden birini kazandırdı: Sorumluluk duygusu ve görev bilinci. Aynı zamanda psikiyatr olan en önemli varoluşçu filozoflardan Karl Jaspers 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, nasılsa bana kimse dokunmuyor diyerek olan bitene son ana kadar ses çıkarmayan Alman ulusunu suçlu ilan etmiş, Almanya’yı terk ederek İsviçre’ye yerleşmişti.

Yapmadıklarımdan, söylemediklerimden, utanıyordum düne kadar. Artık utanmayacağım. Üç sene kadar önce ciddi bir özlem duygusuyla geri döndüğüm ilkel ülkem beni de değiştirdi. Yoksa gerçekten mutsuz olmak dışında bir seçeneğim kalmayacak. Oysa ben ömrümün kalan yıllarında tek şey istiyorum: Kimse hayat biçimime karışmasın, kitaplarım, yazılarım ve yalnızca güzel insanlardan oluşan danışan ve hastalarımla küçücük dünyamda huzurla yaşayıp gideyim. Çok mu?

Alper Hasanoğlu