Özgür ve lüks bir hayatımız var artık. Öneminin farkında değiliz ama öyle. Örneğin sabah duş almak istediğimizde su sıcak akıyor. Kime ulaşmak istesek bir telefon mesafesinde. İstediğimiz müziği Spotify’dan bedava dinleyebiliyoruz. Netflix’te keyfimize göre dizi bulabiliyoruz. İstesek, şiir bile okuyabiliriz. İlhan Berk mi, yoksa Salah Birsel mi olacağına biz karar veririz. Bir kitapçıya gider ve Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü’nü satın alabiliriz ya da. Bir dostumuzla herhangi bir kafede oturup hayatın ne kadar tekdüze olduğundan bile şikayet edebiliriz. Hatta ne kadar çok gazetecinin içeride olduğundan filan yakınabiliriz. Güneş doğar, güneş batar ve biz gün sayarız. Hayat bize katılmasa bile biz hayata katılır gibi yaparız. Ve bununla gurur bile duyarız…
Ve biz hayatın içinden öylesine geçerken, bir derenin kurumuş yatağında, uzakta bir mağaranın karanlık ağzı gülümser. ‘Biri’, telaşlı ve şaşkın, ne yapacağını bilmeden ama kendinden emin bize doğru koşar ve çılgın gibi bağırır: “Ben deli değilim, yalnızca şairim!”
İçi, kendini bildi bileli tutsak olan sayısız insanla dolu o mağarayı gösterir bize üzgün ve kızgın. Zincire vurulmuş ya da zincirle vurulmuş insanlar… Doğduklarından beri oradalar, öylece; zincirleriyle birlikte. Kolları, bacakları, vucūdları ve hayâlleri… Önlerinde bir duvar. Duvarda gölgeler. İnsansı siluetler, durmadan kımıldayan hulyâlar, gelip geçen hayât, bir aydınlık tasavvuru, bir koku sanrısı, bir güzellik hezeyânı… Soru sormak, kimsenin aklına gelmez. Sorgulanacak bir şey olduğunu da düşünmezler. Düşünmezler… Başka bir şey olduğu bilinmezse mutsuz olunmaz. Ama o zaman neden mutlu değillerdir?
‘Biri’ kıpırdanır içlerinden. Elini uzatır ve zincirinden kurtulur kolu. Ayağını uzatır, kelepçesi düşüverir yanına. Sağına soluna bakmak gelir aklına, başını hareket ettirebildiğini fark eder. Hiçkimse düşen zincirlerin çıkardığı sesin geldiği yöne bakabileceğini aklından dahi geçirmez. Böyle bir ses de olmamıştır şimdiye kadar hayatlarında. Anlayabilecekleri, anlam verebilecekleri bir şey değildir o ses. Başlar dönmez ama sesler ürkütür; bilinmeyenin, ilk kez duyulanın ürküntüsüdür bu…
Ayağa kalkmak gelir aklına, o ‘Biri’nin. Kalkar ve başını geriye çevirir. Gözleri kamaşır, korkar, ne yapacağını bilemez; gözlerini kapatır, tekrar açar, yavaş yavaş alışır gözleri hemen arkalarında, duvarın öte yanında yanan ateşin aydınlığına. Korkusunun yerini şaşkınlık alır. Duvarın üstünde şimdiye kadar hiç görmediği ‘şeyler’ vardır. Tekrar önüne döner ve gölgelerin o ‘şeyler’le ilişkisini anlamaya çalışır. Kafası karışır. İlk defa…
Mağaranın girişinden yansıyan aydınlık çeker dikkatini sonra. Öbür yana döner, zincirli arkadaşlarına bakar. Öylece duran, boşalmış, güçsüz zincirlerine bakar sonra. Solucanımsı… Hiçbir şey olmamış gibi bakmaya devam ediyorlardır arkadaşları duvardaki gölgelere. Görüyorlar mıdır hakîkaten bir şey? Bir şey olmuş mudur ki ayrıca?
Bir duygu uyanır içinde o ‘Biri’nin, mağaranın girişindeki aydınlığa tekrar bakınca. Adının ‘merak’ olduğunu çok sonra öğreneceği, azıcık ürküten çokça heyecanlandıran bir duygu. Ayağa kalkar; bir bebek gibi, titreyen bacaklarla yürür. Mağaranın girişindeki ışığa doğru yürür tökezleyerek. İlk kez yürüyen bir bebeğin ilk kez sahip olduğu hürriyeti idrâk etmesinin haklı gururuyla. Bu duygunun da bir adı yoktur henüz onun için. Ama sanki daha güçlüdür, korkusu azalmıştır; bacaklarının titremesi geçmiş, içinde ne olduğunu anlayamadığı bir şarkı söyleme isteği…
Gittikçe güçlenen aydınlık neredeyse kör eder gözlerini. Cesaretinden ve şaşkınlığından çarparak kalbi, yürür. Aklına bile gelmez geri dönmek. Bir sınır aşılmıştır artık. İlk defa gördüğü güneşin kamaştırdığı gözleri alışınca aydınlığa, dışarısının tadını ve kokusunu alır, başka bir ilki daha hisseder bütün bedeninde; dişlerini kamaştıran cinselliğini hayâtın…
Ne çok ve ne kadar farklı şey vardır dışarıda. Hayâtı boyunca mahkūm olduğu renksiz gölgelerin dışında, rengarenk bir doğa, capcanlı bir gökyüzü, sonu olmayan bir orman, avaz avaz hayvanlar, huzurlu gölgesiyle bir ağaç altı… Ne yapacağını bilemez. Tek başınadır, ürker birden, paylaşamadığı için bütün bunları, yalnız hisseder kendini. İçeri gidip haber vermek ister arkadaşlarına, onlarla birlikte olsa daha tatlı, daha cazip, daha fazla olacaktır sanki her şey. Koşarak ve coşkuyla mağaraya girer ama hiç de iyi yüz görmez onlardan. “Deli!” diye bağırırlar ona. Ne demektir ki ‘deli’? Saçmaladığını, haddini bilmediğini, neden bahsettiğinden haberi bile olmadığını haykırırlar yüzüne. Korkunun neden olduğunu bu bağırtılara ve suçlamalara, bilmemektedir henüz. Gülerler ve alay ederler onunla. Çocuk gibi hayâl kurup bir de onları da kandırmaya kalktığı için. Kimileri de kızar. Rahatlarını kaçırdığı için. Bilmez mi ki o ‘Biri’, söylenmeyeni, izin verilmeyeni yapmanın nelere mâlolabileceğini? Bilinenin sonsuz rutini, başkasını bilmeyenin – bilmek dahi istemeyenin – sıkmaz ki canını! Bilmek hem, tehlikelidir!
Hem kim kalkacak da onun dediğinin doğru olup olmadığını kontrol edecek ki? Üstelik ya doğruysa söylediği, o ‘Biri’nin? Dışarısı hakîkaten varsa? Hem – varsa – dışarısı ne kadar güvenlidir acaba? Onlar duvardaki ‘gölge boksu’ndan memnundurlar. Bildikleri ve ne gâlib geldikleri ne de mağlūb oldukları o oyundan hiçbir şikayetleri yoktur.
Hadi diyelim denemek istediler dışarısını, zincirlerinden nasıl kurtulacaklardır ki? Dinlemezler bile artık onu. Nasıl kurtulduğunu o ‘Biri’nin zincirlerinden, bilmek dahi istemezler. Bilmek karar vermektir, dolayısıyla risk almaktır; bilmemek, tutsaklığın rahatlığı, tanrıların sofrasından kalkıp ateşe atmak gibidir kendini…
Zincirlerin aslında var olmadığınıysa, duymak dahi istemezler. Bildikleri ama bildiklerini bilmedikleri tek şey budur oysa… zincirlerin hiçbir zaman olmamış olduğu…
Alper Hasanoğlu