Bilgiyi satan bilgeler…
Motivasyonu ne olursa olsun, Kleisthenes, reformlarından sonra tarihin karanlığında kaybolup gitti. Atina hâlâ parlak bir metropol değil, yükselmeye çalışan küçük bir şehirdi. Güç kazanması bir dış tehdidin başarıyla bertaraf edilmesinden sonra başladı. Yayılmacı, büyük bir devlet olan Pers İmparatorluğu’na karşı kazanılan iki savaş zaferi Atina’nın antik dünyada askeri ve ekonomik üstünlüğe kavuşmasına yardımcı oldu. Bu sırada Atina sakinleri şehirlerinin İÖ 481’de Persler tarafından iki kere ateşe verildiğine tanık oldular. Bu nedenle tasfiye edilen çocuklardan biri de on yaşlarındaki Perikles’ti. Kleisthenes’in kuzeni ve Atina’nın başarılı savaş kahramanlarından biri olan Xanthippos’un oğlu. Atina’nın en soylu ailelerinden birinden gelen Perikles gelişmekte olan demokratik şehirde ciddi bir kariyer yaptı. Bir strategos olarak politik ve askeri gücü kendinde birleştirdi. Ve 15 yıl boyunca iktidarı elinde tuttu. Perikles’in iktidarda kaldığı dönem bugün Atina’nın altın çağı olarak nitelendirilir. Onun uzun iktidarı şüphesiz demokrasi ve isonomie temayüllerine uygun değildi.
Atina’da demokrasi, aslında gerçekte işlemiyorken, tam anlamıyla işlemeye başlamıştı. Sokrates’i yargılarken…
Atinalılar ekonomik özgürlüklerine tiranlık sayesinde kavuştular, daha zayıf olan müttefik ülkelerin acımasızca sömürülmesiyle. Atina güç ve paraya Ege’deki koruyucu erk rolüyle kavuştu. NATO benzeri bir kuruluş olan Attika Deniz Birliği, Ege’deki daha küçük şehirlerin Persler karşısında güvenliğini sağladı. Bunun karşılığında da tehdit altındaki şehirler Atina’ya haraç ödemeyi kabul ettiler. Atina’yı hakim devlet olarak tanıdılar, davalar Atina’da görülmeye başladı ve Atina para birimi kabul edildi. Atina da denetmenleri aracılığıyla Ege adalarında uyguladıkları politikanın sürdürülmesini garantiye aldı. Grekler ve Persler arasındaki soğuk savaş durumu sona erdikten sonra da Atina, deniz birliğinin ve dolayısıyla kendi iktidarının bozulmasını engelledi. Dönek ve isyankârlara hemen saldırdı ve onları çok sert cezalandırdı.
Çok kısa zamanda Atina Perslere karşı askeri zafer kazanmış bir şehirden, o zamanki dünyanın süper gücü durumuna geldi. Komşu ülkelerden birçok erkek, özgür olmasalar da Atina’da yaşayabilmek için şehre göç ettiler. Perikles, göç edenlerin vatandaşlık hakkı kazanmamaları için ciddi bir uğraş içinde oldu. Demokrasi herkes için değildi, yalnızca daha önce belli ayrıcalıklar elde etmiş olanlar içindi. Yani söz konusu olan altın çağ birkaç on bin yetişkin erkek için geçerliydi. Kadınlar, çocuklar, özgür olmayanlar ve kölelerle birlikte nüfus tabii ki daha fazlaydı. Kleisthenes zamanından Perikles zamanına kadar geçen 50 yıllık sürede nüfus 75.000’den hemen hemen 150.000’e yükseldi. Daha sonra da olasılıkla en çok 200.000 olmuştur. Bugünden değerlendirirsek çok da yüksek değil. Roma, Kaiser zamanında bir milyonun üstünde nüfusa sahipti. Ama Atina Perikles zamanında batı dünyasının en büyük şehriydi.
Zamanının New York’u olarak Atina devasa binalarıyla da dikkat çekiyordu. Persler tarafından harabeye çevrilmiş olan Akropolis çok daha büyük olarak yeniden inşa edilmişti. Empire States, Atina’nın yeni sembolü, rekor bir sürede yapılan Parthenon tapınağıydı; o zamanın en görkemli binalarından biri. Tapınak terimi oldukça kafa karıştırıcıydı öte yandan, çünkü Parthenon küresel bir tanrısallık içermekten ziyade, şehrin ihtiras merkeziydi. Devletin ve Deniz Birliği’nin savaş kasası buradaydı – bir nevi Empire State Binası ve Federal Reserve Bank, merkez bankası aynı yapı içindeydi.
Sayısız sanatçı ve ustasıyla birlikte olağanüstü inşaat etkinliği, saldırgan deniz gücünün parlak ticari üstünlüğü, büyüyen bankacılık faaliyetleri Atina’yı farklı etkilerin, kültürlerin ve görüşlerin birbiri içinde eridiği bir metropole dönüştürdü. Yüzyıllar boyunca birbirinden ayrı topraklarda ortaya çıkan kültürel yapılar, nefes kesen bir hızla bütün Akdeniz bölgesinin etkisiyle ve büyük şehrin çok sesli atmosferiyle karıştı. Farklılıkların eşitliği ve her şeyin her şeyle değiş tokuşu paranın yalnızca Parthenon’da değil, her yerde varlığını garanti ediyordu. Dağlar delik deşik ediliyordu, altın ve gümüşe ulaşmak için. Bankacılar piyasaya devamlı para sürüyorlardı ve savaş gemileri, inşaat, paralı askerlik üzerine krediler ve / ya da rüşvet üzerine uzmanlaşıyorlardı. Sanat, hekimlik, paralı askerlik, savaş kölesi ticareti gibi serbest meslekler krediler ve ticaret sayesinde tam anlamıyla özgür olmasalar da refah içinde yaşıyorlardı.
Tam da bu sırada önemli bir meslek ortaya çıktı. Çok hedefli entelektüel bir silah olarak da değerlendirilebilecek bir meslek – sofistlik. Şehir hayatı karmaşıklaştıkça, bununla paralel olarak ortaya çıkan sorun ve çatışmalar da büyüdükçe, bilgi gerektiren meslekler de daha önemli olmaya başlamıştı. Ama öğretmenlik mesleği de tıpkı avukatlık, politik danışmanlık, retorik, müzisyenlik ya da matematikçilik gibi belli bir eğitimle öğrenilmiyordu. El işi ya da ticaretle ilgili olmayan bütün mesleki beceriler, pahalı özel dersler yoluyla öğrenilebiliyordu.
Sofistler tam da bunların öğretmenleriydi işte. Sofist terimi ya da tanımı önce oldukça nesnel bir anlama sahipti. Olumlu ya da olumsuz bir değerlendirme içermiyordu. Sophor uzman, sophist de bilgelik öğreten anlamına geliyordu. İnsanlara belli sanat ve zanaat becerileri konusunda dersler veriyorlardı. Pythagorasçılardan farklı olarak belli bir felsefi öğretinin temsilcisi değillerdi. Sofist olmak, belli bir toplumsal işlevi yürütmek anlamına geliyordu. Bu terim bugün Almancada oldukça olumsuz bir anlama gelirken, İngilizcede aksine entelektüel ve kültürel olarak olumlu bir içeriğe sahiptir.
Thales’ten Anaxagoras’a kadar geçen süre sonunda, felsefe V. yüzyıl ortalarından itibaren ciddi bir pratik anlam ve önem kazandı. Atina gibi aşırı karmaşık bir şehirde sofistlere ihtiyaç duyuluyordu. Dinsel veya dine yakın çevrelerde öğretmenlik yapmıyorlardı, tamamen pragmatik olarak retorik ve benzeri beceriler öğretiyorlardı insanlara. Felsefe Pythagorasçıların zamanında aydınlanmışların kutsallığına sarınmışken, şimdi hukukun kuruluğuna bürünmüştü. Aydınlatan cümleler, aydınlanmış bir içgörüye sahip olmaktan çok daha önemliydi! Sofistlerin bilgi ve sanatları spekülatif değil, faydalıydı. Yüksek bir hakikate ya da ahlaka hizmet etmiyor, aksine entelektüel bir avantaj sağlamaya çalışıyordu. Tek kelimeyle: Felsefe spritüel bağlamından koptukça, modern bir şehirde daha işe yarar, işlevsel bir hale geliyor gibi gözüküyordu.
Filozofun imajının bundan daha büyük bir değişime uğrayabileceği tahayyül bile edilemez. Gökyüzündeki yıldızları gözleyerek yürürken önündeki çukuru görmeyip içine düşen Thales’ten, yalnız, zor ve her şeyden şikayet eden Herakleitos’tan Perikles’in devletinde iyi ücretler karşılığı rahat işler yapan sofistlere giden yol oldukça uzundu.
Sofistler gezgin öğretmenler gibiydi. Orada burada her konuda konuşan, her şey hakkında bir fikri olan ve çoğunlukla bu konuşmaları için ciddi paralar alan psikiyatri, felsefe, sosyoloji gibi sosyal ve insan bilimi alanından, ağzı laf yapan ve sosyal fobisi olmayan, aksine sahnede olmayı da seven günümüz narsist bilgiçleri gibiydiler.
Yukarıda belirttiğim gibi çeşitli meslek gruplarından olmalarına rağmen hemen her konuda söyleyecek sözleri vardı, doğru ya da yanlış. Tek ortak noktaları rhetorike, yani hitabet konusunda çok iyi olmalarıydı. Retoriğin amacı, hitap ettiği kitleyi kendi düşüncesinin doğruluğuna ikna etmekti. Bu anlamda diyalektikten farklıydı. Çünkü diyalektik, sorgulayarak bir düşüncenin doğru olup olmadığının ortaya çıkarılması amacını taşır. Yunancada sophistes bilge, bilgelik anlamlarına gelen sophos kelimesiyle, bu anlamda belli bir zanaatta ustalaşmış kişi anlamına gelir. Yedi bilgeler de sophistes olarak anılmışlardır. Bu lakabı taşıyan Solon da demokratik olarak adlandırılabilecek bir anayasa hazırlamış ve Atina’yı yönetmiş bir devlet adamıydı.
Ama sofistlerin bir kısmı sahip oldukları bilgiyi bir anlamda kötüye kullandıkları için zamanla olumsuz bir değerlendirmeye tabii tutulmaya başlamışlardı. Aslında Protagoras gibi olumlu örneklerden yola çıkacak olursak, bildikleri konuları halka aktarmaya çalışarak ve onları özellikle siyasal alanda bilinçlendirmeye çalışmaktaydılar.
Sofistlere getirilen eleştirilerin üç önemli nedeni vardı: 1. Bilgilerini hiç ölçüp biçmeden retorik sanatının yardımıyla da süsleyip püsleyerek ifade ediyorlardı, 2. Verdikleri bilgiler karşılığında para alıyorlardı, 3. Ve her insanın bilgi ve erdemi öğrenme hakkı olduğunu – en azından parası olanların – düşünüyorlardı ki, bu da bilgiyi, dolayısıyla iktidarı elinde tutmak isteyen aristokratları rahatsız ediyordu.
Bu nedenle komedi yazarlarının da sivri dillerinin hedefi oldular ve zamanla ‘bilgili, akıllı usta insan’dan, laf ebesi, safsatacı, düzenbaz ve hilekar insan’a geçtiler. İngilizce’de sofisticated kelimesi hâlâ olumlu, derin, entelektüel olarak anlaşılabilecek bir mana ifade ederken, Almancada oldukça olumsuz bir anlamı vardır. Bu açık farklılık Almancanın eski Yunancayla olan ciddi yakınlığından geliyor olsa gerek.
Sofistlerin önemli bir özelliği kuşkucu olmaları ve eleştiriden keyif alıyor olmalarıydı. Duyularımızın yetersiz olduğunu, hata yapabilme olasılıklarının yüksek olduğunu, bu nedenle de bilinebilecek sağlam bir gerçekliğin olamayacağını düşünüyorlardı. İnsanın yaptığı yasaları, toplumsal adetleri, dinsel inançları sarsılmaz görenlere karşı neredeyse savaş açıyorlardı. Bu durum onları bir yandan toplumsal eleştiriye açık ve tehlikeli bir duruma sokarken diğer yandan yaşadıkları dönemin Yunan dünyasının aydınlanma çağı olarak anılmasına neden oluyorlardı. Alman felsefe tarihçisi Guthrie, “Biz Almanların Aydınlanma Çağı olmasaydı, bir Kant’ımız olmayacaktı. Aynı şekilde Sofistler olmasaydı, Yunanların da bir Sokrates’i ve Sokratesçi felsefeleri olmayacaktı,” der.
Kuşkuculukları her şeyi inkar inkar etme üzerine kurulu değildi. Dürüşken’in de belirttiği gibi, “Zihni ve iradeyi her şeyi daha derinden araştırmaya yöneltmek,” amacını taşıyordu. Çünkü kuşku merakla birlikte felsefenin en önemli dürtülerinden biriydi.
Sofistlerin kuşkularının ilk hedefi, kendilerinden önceki doğa filozofları olmuştur. Birinin su dediği arkheye, diğeri hava demiş, öteki ateş diye iddia etmiştir ve üstelik bununla ilgili akla yakın herhangi bir dayanak da gösterememişlerdi. Bu konuda Sokrates de benzer bir düşünceye sahipti ve bu nedenle düşüncesinin odağına insanı almaya karar vermişti.
Sofistlerin babası sayılabilecek Protagoras ‘Tanrılara Dair’ adlı eserinde, “Tanrıların ne varolduklarını, ne varolmadıklarını, ne de neye benzediklerini bilebiliriz. Bunu öğrenmemize engel olabilecek bir sürü neden var ama en önemli neden, bu meselenin kendiliğinden bulanık oluşu ve insan ömrünün bu konuya tam olarak vakıf olamayacak kadar kısa oluşudur,” der. Bu da onun tanrıtanımaz olduğu suçlamasıyla mahkemeye verilmesine neden olur. Bunun üzerine Sicilya’ya kaçmaya karar verir. Bindiği gemi fırtınaya yakalanır ve Protagoras denize düşerek ölür. Kader, düşünceleri nedeniyle ölüm cezasına çarptırılma onurunu Sokrates’e saklamaktadır.
Protagoras’ın düşüncesinin de odağında insan vardır. “Varolan ve varolmayan her şeyin ölçüsü insandır,” der. Herhangi bir konuda genel geçer bir doğru yoktur, çünkü her konuda mutlaka en az iki fikir vardır ve hangisinin gerçekten doğru olduğunu kanıtlamak da mümkün değildir. Her iki düşüncenin de doğruluk derecesi aynıdır. “Rüzgar üşüyene soğuk gelir, deniz suyu bir insana öldürücü gelir ama balık için besleyicidir.”
Protagoras bu düşünceleriyle görecelilik öğretisinin de temellerini atmış olur. Ahlâk dahil, salt ve genel geçer doğrular yoktur. Bütün değerler çağlara, toplumlara, kişilere, kültür durumlarına, yaşama biçimlerine göre değişir. Yakın tarihimizden görecelilikle ilgili en zeki, en pragmatik, en politik söz Süleyman Demirel’e aittir, “Dün dündür, bugün bugündür.” demiştir Demirel ve kimse ağzını açıp yalan diyememiştir.
Sofistlere göre bilgi edinmek kuru kuru bilgi sahibi olmak için değil, bunu eyleme dökmek için olmalıdır. Yaşamda işe yaramalıdır. İnsanın ve toplumun işine yaramalıdır. Bu anlamda bilgi erdemdir, arethedir. Erdemli olmak da sadece erdeme sahip olmak değil erdemin bize söylediği gibi yaşamaktır. Sofistlerin hedefi bu anlamda bilgiyi, dolayısıyla erdemli yaşamayı insanlara öğretmekti.
Bu baktığımızda Sofistler Sokrates öncesi dönemin doğa filozoflarına rağmen, insanı düşüncenin odak noktasına koyarak Sokrates’in önünü açmışlar, kuşkuyu düşüncenin en önemli aracı haline getirmişlerdir.
Alper Hasanoğlu