Yeni tanrı; para…

Sofistlerin en ünlüsü Protagoras’tı. Büyük olasılıkla 490 – 411 yılları arasında yaşamıştı ve Anaxogoras’tan 10 yaş kadar gençti. Çeşitli konularda konuşmalar yapmak için Trakya’daki İyonya kolonisi Abdera’dan birçok şehre yolculuk yaptı. Sık sık Atina’ya uğradı ve anlaşılıyor ki Perikles’e yakın olmak istiyordu. Büyük olasılıkla da Perikles tarafından hemen görevlendirildi. Tarihçi Diodor’a göre, kendisinden güney İtalya’da bulunan Thurioi şehri için demokratik bir anayasa hazırlaması istendi. Platon ve Diodor’a göre oldukça saygın, varlıklı ve başarılı biriydi.
Protagoras’tan günümüze yazılı bir şey kalmadı. Diogenes Laertios’un belirttiğine göre, kitabı yakılan ilk filozof Protagoras’tır. Felsefe tarihine, Platon’un aktardığı çok önemli şu cümleyle girmiştir: “Her şeyin ölçüsü insandır, olanın olmasının, olmayanın olmamasının.” Büyük olasılıkla şunu kastetmektedir: Herhangi bir şey bana göründüğü şekliyle benim için gerçektir, ve sana göründüğü şekliyle de senin için gerçektir. Bir insan olarak sen de benim kadar iyisin. “Birini üşüten rüzgar, bir başkasına soğuk gelmeyebilir.”
Eğer insan her şeyin ölçüsüyse ve daha yüksek bir ölçü yoksa, o zaman dünyadaki her şey sübjektif ve relatiftir. Birini soğuktan titreten şey ötekine hoş geliyor. Birinin adil ve iyi bulduğu bir şeyi, diğeri adaletsiz ve kötü bulabiliyor. Böylece 150 yıl boyunca hem evren, hem de insanlar için geçerli mutlak ve nesnel yasaların bulunmasıyla ilgili nafile çabaya veda edilmiştir.
Protagoras’ın bu cümlesiyle tam olarak neyi kastettiği hâlâ tartışmalıdır. Gerçekten her şeyin sübjektif ve relatif olduğunu mu kastetmişti, yoksa yalnızca örneğin rüzgarın algılanmasındaki farklılıkları mı? Ve insan derken neyi kastediyordu? Platon’un da anlamış olduğu gibi, “kendi için, her birinin” mi demek istemişti, yoksa “kendinde insan” mı diyordu? İlk olasılıkta cümlenin anlamı, herkesin dünyayı farklı gördüğüydü, ikinci olasılıktaysa cümle, insan olarak insan için temelde (sınırlı) insani bir bilgiden başka bir deneyim ve bilgi mümkün değildir. Protagoras birey olarak insandan mı, tür olarak insandan mı bahsediyordu?
Cümle gerçekte ne anlama geliyor olursa olsun, her halükarda insanın elinden mutlak olanı çekip alıyordu. Hiçbir şey mutlak değildi, aksine her şey deneyimlere bağlıydı. Hiçbir şey nesnel değildi. Dünya ve hayatla ilgili bir görüşü benimsemem, bu görüşün aklıma ne kadar uygun, yakın geldiğine bağlıydı. Ya da benim çıkarlarıma uygunsa, ben de o görüşü benimsiyordum. Hakikat bu durumda, daha yüce veya derin bir içgörüsü olan birinden kaynaklanmıyordu, hakikat yalnızca bir iddia, bir savdı. Benim görüşüme daha çok kişi katılıyorsa, o zaman benim görüşüm hakikat olarak yaygınlık kazanabilirdi. Eğer çoğunluk görüşümü reddediyorsa, görüşüm de haliyle önemini yitiriyordu. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, bütün her şeyin ölçüsü insansa, belli bir ifadenin gerçekliğini niteliği değil, ona katılan insanların niceliği belirliyordu.
Protagoras’in relativizmi şaşırtıcı ölçüde çağdaştı. Arkaik zamanlara ait geleneksel değerlerin çözülmeye başladığı bir şehre ve zamana çok iyi uyuyordu. Kazanç peşinde koşma ve para ekonomisi, piyasalardaki karmaşa, birçok halkın birbirine karışması, köksüzleşme, bozulma ve rüşvet, aşırı silahlanma, geleneksel değerlerin şehrin ruhundan silinip gitmesine neden oluyordu.
Bütün bu karmaşa içinde Atina’da din gittikçe daha önemli hale geliyordu. Çünkü halkın inancı bir yandan şehrin yeni yaşamında, para odaklı piyasalarında başka bir dine dönüşürken, tapınak banka olurken ve böylece banka da tapınağa dönüşürken, şehrin resmi olmayan yaşamında ve arka sokaklarda din başka bir anlam ifade etmeye ve çok daha önemli bir role soyunmaya başlıyordu. Bu yalnızca ilk bakışta şaşırtıcı bir durumdu. Paranın yeni, interkültürel kutsallığı insanlar arasında çok da sıkı bağlar oluşmasını sağlamıyor, aksine önlüyordu. İnsanlar gündelik hayatlarında daha az dindar oldukça, kültler, törenler ve bayramlar hep birlikte birleştirici unsur olarak devlet düzeni için çok daha önemli hale geliyordu. Ve paranın bireysel kimlikler için önemi arttıkça, dinin de kamusal önemi artıyordu.
Bu koşullar altında, hem Anaxagoras’ın, hem de Protagoras’ın ekonomik olarak oldukça liberal bir şehir olan Atina’da neden kendilerini mahkemede savunurken bulduklarını da anlayabiliyoruz. Her ikisi de modası geçmiş bir suçlamayla, tanrılara hakaret etme iddiasıyla mahkemeye verilmişlerdi. Grekler kırsal bölgelerde ve küçük şehirlerde dindar bir yaşam sürdürdükleri sürece, istedikleri her şeye inanabilirlerdi. Ama büyük şehirlerde insanlar tanrılardan uzaklaşıp çıkarları peşinde koşmaya başlayınca, tanrılar hakkında yüksek sesle dile getirdikleri görüşleri devlet tarafından bir o kadar kuşkuyla karşılanıp tehdit olarak algılanıyordu.
“Tanrılarla ilgili gerçeği bilen ve bilecek olan tek bir insan bile yok,” diyordu Phytagoras zamanında güney İtalya’da yaşayan Kolophon’lu filozof Xenophanes ve cezalandırılmıyordu bu sözleri için. Tanrıların insanlara benzeyen varlıklar olmasına dikkat çekiyordu. “Homeros da, Hesiodos da Tanrılara her türlü suçlamayı, ahlaksızlığı atfediyorlardı: Hırsızlık, onursuzluk, karşılıklı dolandırıcılık… hepsi onlardaydı… Etyopyalılar kendi tanrılarını siyah ve basık burunlu, buna karşılık Trakyalılar mavi gözlü ve kızıl saçlı tasvir ediyorlardı. Eğer inekler, atlar ve aslanların elleri olsaydı ve insanlar gibi resim çizebiliyor olsalardı, onların tanrıları da kendi cinslerine benzer olacaktı.” Gerçi Xenophanes, 19. yüzyılda benzer argümanlarla Ludwig Feuerbach’ın ve Friedrich Nietzsche’nin yaptığı gibi ateizm vaaz etmiyordu. Yine de tanrıları, insanın kendi tahayyülüne uygun yaratmış olduğu savı oldukça cesur ve acımasızdı. Buna rağmen güney İtalya’daki Grek kolonilerinde o dönemde herhangi birinin tanrılara hakaret ettiği gerekçesiyle mahkemeye verildiğine dair bir bilgi yok.
Atina’daysa durum başka türlü gözüküyor. Şehir ekonomik açıdan özgürleştikçe ve yaşayan halk farklılaşıp daha renkli bir hale geldikçe, şehri yönetmek de daha zor oluyordu. Ne isteniyorsa yapma, neye isteniyorsa inanma özgürlüğü arttıkça artmıştı. Ve politik durum saatli bir bomba gibiydi. Ve hak kesinlikle bütün vatandaşlara kozmik düzenin bahşettiği bir şey değildi. Platon’a göre sofist Elis’li Hippias insan elinden çıkma kanunları yapay ve insan doğasına aykırı buluyordu. “Doğamız gereği yakın akrabalarımızı bize yabancı olan insanlardan farklı değerlendiririz. Bu nedenle bütün vatandaşları yasa önünde eşit kılmaya çalışmak da çelişkili ve zorlamadır.”
Bu arada Aristoteles diğer sofistlerin tam tersi yönde hareket ettiklerini belirtir. Demokrasiyi daha da demokratik hale getirmek istiyorlardı ve isonomie’yi hakim sınıflardan daha fazla ciddiye alıyorlardı. Örneğin güney İtalya’da etkili bir sofist olan Lykophron insanların doğdukları andan itibaren soylu sınıfa ait olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Atinalı meslektaşı Alkidamas ünlü bir konuşmasında daha da ileri gidiyor ve köleliğin doğaya aykırı ve yanlış olduğunu iddia ediyordu. Aristoteles Politeia’da Chalkedon’lu Phaleas’ın sosyalist görüşlerini aktarıyordu: “Bazı düşünürler mülk dağılımının kurallarının belirlenmesinin en temel mesele olduğunu düşünüyor. Vatandaşlar arasındaki bütün çatışmaların bunun etrafında döndüğünü iddia ediyorlar. Bunu ilk olarak Chalkedon’lu Phaleas dile getirdi. Onun iddiasına göre her yurttaş eşit mülke sahip olmalıdır.” Bunun dışında Phaleas eğitimde de eşitlik ve bütün zanaatların devletleştirilmesini talep ediyordu.
Yani sofistlerin ahlâki kuşkuculukları birbirinden oldukça farklı politik talep ve ütopyaların ortaya çıkmasına neden oluyordu. Yönetici sınıf için bunun tehlikeli bir durum olduğu çok açıktır. Bunun yanında Atina, V. yüzyılın son otuz yılında ağır felaketlerle sarsıldı. 430/29 yıllarında Perikles’in de hayatını kaybetmesine neden olan ağır bir salgın baş gösterdi. Bu salgının ne olduğuyla ilgili net bir bilgi yok ama veba olduğu iddia ediliyor. Perikles’in ardından başa geçenler döneminde Atina, kara orduları kendisininkinden kat kat daha güçlü olan rakibi Sparta’lılarla sık sık çatışma yaşadılar. Sokrates’in de hoplit olarak – ağır silahlı asker – katıldığı 2. Pelopennos Savaşı Atina’nın kaderini değiştirdi. Kişisel olarak aşırı hırslı, oportünist ama bir o kadar karizmatik bir komutan olan Alkibiades 415 yılında Sicilya’ya vahim sonuçlara yol açan bir deniz saldırısı başlattı ve bunun sonrasında gelen Syrakusa yenilgisi Atina için sonun başlangıcı oldu. 27 yıl süren savaş İÖ 404 yılında Attika Deniz Birliği’nin de sonu oldu ve Atina’nın askeri üstünlüğü de sona erdi. Thebai ve Korinth şehirlerinin yıldızı parlamaya başladı ve Rodos Adası’ndaki aynı adlı Rodos şehri en önemli ticaret şehri oldu.

Protagoras’ın takipçisi olan sofistler çok karışık ve huzursuz bir dönemde varlıklarını ve etkinliklerini göstermeye çalıştılar. 411/10 ve 404/03 olmak üzere iki kere Atina’da oligarşik yönetim iktidara geçti. İkincisi Sparta’nın egemenliği altında. Göstermelik de olsa demokrasinin hüküm sürdüğü zamanlarda da halk meclisi çok yoğundu ve ve politik olarak güçsüzdü. Özellikle aristokratlar olmak üzere, bireyler demokratik kurumlardan daha önemliydi ve halk idaresinde daha fazla söz sahibiydiler. Suistimal iktidarın vazgeçilmez bir parçası olmuştu. Aristokrat ailelerin sarsılmaz gücü iktidarın ellerinde bir oyuncağa dönüşmesine yol açıyordu. Günümüzün batı demokrasilerinden farklı olarak yönetici sınıflar halkın geri kalan kısmına ürettikleri mallar için çok daha az ihtiyaç duyuyorlardı. Demokrasi işlevsel bir iç pazara ihtiyaç duymuyordu, aksine öncelikle yönetici ailelerin çıkarlarının dengede olmasına hizmet ediyordu. Güçlerin dengede kalmasına bağlı olan bir stabilite de dolayısıyla çok kırılgandı.
Buna ilaveten Atina’nın sözde demokratik olan hukuk sistemi de öngörülemez kararlar alabiliyordu. Yargıçlık bir meslek değil, bir memuriyetti sadece. Adaletten sorumlu bu memurlar da her yıl kurayla belirleniyordu. Davalar halka açıktı ve 501 kişiden oluşan jüri salt çoğunlukla karar veriyordu. Karar da kesin ve temyize kapalıydı. Böyle bir halk mahkemesi de haliyle manipülasyona açıktı ve bu durumda da davacıyla davalının retorik yeteneği kararlarda önemli rol oynuyordu. Ayrıca her vatandaş çok basit gerekçelerle kolayca dava açabiliyordu, örneğin tanrılara hakaret edildiği gerekçesiyle. Sözleri ve yazıları muhafazakar kesimlerce beğenilmeyen birçok entelektüelin başına sık sık gelen de buydu. Kim hakim değerleri sorgulamaya kalkarsa, kendini tanrısal düzenin karşısında buluyordu. Ve kim tanrılardan şüphe ederse, devlet düzenini bozmaya teşebbüs etmiş demekti. Bu tür davalara günümüzde de uygar olduğunu iddia eden ülkelerde hâlâ sık sık görülüyordu. Almanya’da bile 1969’a kadar tanrıya hakaret hukuki olarak cezalandırılıyordu.
Tanrılara hakaret davası olumlu sonuçlanmışsa, davalıyı para cezası, sürgün ya da ölüm cezası bekliyordu. Anaxagoras’tan biliyoruz ki, 430 yılındaki salgın sırasında tanrılara hakaret suçlamasıyla dava edilmişti ama o hapishaneden kaçmayı ve İyonya’ya gitmeyi başarmıştı. Bir sofist olan Melos’lu Diagoras 415 yılında tanrıtanımazlıkla suçlanmıştı, asıl neden, Atinalıların, anavatanı olan adada sebep oldukları savaş gaddarlığını eleştirmiş olmasıydı. O kaçmayı başarmıştı. Protagoras’a açılan dava, Atina’nın Sicilya’daki büyük yenilgisinin gerçekleştiği 411 yılındaydı. Mahkemeye çıkmak zorunda kalmıştı, çünkü tanrılar üzerine bugün elimizde olmayan şu satırları kaleme almıştı: “Tanrılara gelince, onların varolup olmadıklarını söyleyemem. Pek çok şey, bizi gerçeği bilmekten alıkoyuyor. Durumun belirsizliği ve insan ömrünün çok kısa oluşu.” Bu cümleler de bir dava için yeterliydi. Kitapları toplatıldı, agorada yakıldı ve o da ölüme mahkum edildi. Hapishaneden kaçmayı başardı ama gemiyle Sicilya’ya giderken çıkan fırtınada denize düşerek öldü.

Alper Hasanoğlu