Uzun zamandır hayat bana mitolojik bir efsaneyi anımsatıyor. Minotaurus’u ve içinde yaşayıp ölmeye mahkum edildiği çıkışı olmayan labirenti. Günlük hayat, ilişkiler, politika, komplo teorileri, çıkılması gereken tatiller, görülmesi gereken filmler, okunması gereken kitaplar… Daha iyi araba, daha iyi ev, daha ince ve fit bedenler…
Kendisi gibi düşünmeyeni ötekileştirip düşman ilan edenler… Ne olduğunu bir türlü öğrenmeyi beceremediğimiz ahlâk… Kendileriyle farklı görüşte olduğu için kalan ömrünü cezaevinde geçirmek zorunda olan bir yazara oh olsun diyen sözde demokratlar… Sevmeyi unutmuş, konformizm peşinde koşan kadın ve erkekler… Yanıbaşımızdaki tüketim delisi nekrofiller…
Tanrılar tanrısı Zeus’un oğlu Minos, Girit kralı olmak istemektedir. Amcası denizler tanrısı Poseidon’dan kendisine bu onuru vermesini ister. Poseidon bu isteğini kabul eder ve kurban etmesi için de çok güzel bir boğa gönderir Minos’a.
Minos Girit kralı olur ama boğayı çok beğendiği için onu kendine saklar ve daha değersiz bulduğu, sıradan başka bir hayvanı kurban eder. Buna çok sinirlenen Poseidon Minos’a ceza olarak karısının bu boğaya âşık olmasını sağlar ve onu boğayla çiftleştirir. Bu çiftleşmeden başı boğa, gövdesi insan olan kuyruklu bir yaratık, insan yiyen ‘Minotaurus’ doğar.
Doğduğu andan itibaren durmadan etrafına zarar veren Minotaurus’dan kurtulmak ister Minos ama kızı Adriane onun ölmesini istememektedir. Minos da labirent şeklinde, çıkışı olmayan bir hapishane yaptırır ve Minotaurus’u oraya kapatır.
Minos bir savaşta yendiği Atina kralı Aigeus’u, her dokuz yılda bir yedi genç erkeği ve yedi genç kızı Minotaurus’a kurban olarak göndermeye mahkum eder. Aigeus’un oğlu akıllı ve güçlü Thesus kurban gönderme törenlerinin üçüncüsünde gizlice gençlerin arasına karışır ve girdiği mücadelede Minotaurus’u öldürmeyi başarır. Çıkılması olanaksız labirentten kurtulmasına da kendisine âşık olan Minos’un kızı Adriane yardım eder.
Hayat içinden çıkılmaz bir labirent kadar boğucu. Ve hayat labirentinin karanlığında Minotaurus’a kurban olarak sunulmuş bizler, bir koridordan ötekine çaresizce savruluyoruz… Birbirinden farklı olmayan ve önünde sonunda Minotaurus’a yem olacağımız labirentin her koridorunda bir kere daha umutlanarak…
İsviçreli yazar Friedrich Dürrenmatt’ın bir kitabına kahraman olmuştur Minotaurus. Dürrenmatt, çağımız insanının oryantasyonunu kaybettiğini ve çılgınca kendi hapishanesinden kurtulmaya çalışan Minotaurus’a dönüştüğünü söyler. Dürrenmatt toplumsal güç odaklarının insanı, insan yiyen bir canavar haline getirdiğini düşünür. Kendi kendinin katilidir çağımız insanı…
Bu mitolojik hikaye Pablo Picasso’yu da etkilemiştir ve bir seri resim yapmıştır büyük ressam. Bu resimlerden birinde küçük bir kız kör Minotaurus’un elinden tutar ve labirentten çıkarır. “Masumiyet,” demek ister gibidir Picasso, “bizi kendi labirentimizden kurtaracak güç, masumiyet ve saflıktır.” Labirentin artık bir dışı var mı diye de sorulabilir, hayatın kendisi bir labirente dönüşmüşse eğer.
Bir sorun etrafınızdakilere, herkes kendini kurban gibi hissediyor. Dünya Minotauruslarla dolu ve bizler çaresiz kurbanlarız. İşyerinde haksızlığa uğruyoruz ama çıkış yok, çünkü ödenmesi gereken ev taksidi var. Labirentin koridorlarında Minotaurus’a yakalanmadan ne kadar dayanabiliriz?
Kendi hayat biçimimizi yaşamak istiyoruz, kimseye zarar vermeden ama anlaşılan bundan rahatsız olanlar var. Elimiz kolumuz bağlandı, direnecek gücümüz, kaçacak bir yerimiz yok. Minotaurus iş başında ve biz savaşacak mecali olmayan kurbanlar gibiyiz.
Herkes etrafında Minotauruslar görüyor. Hepimiz o labirentin içindeyiz ve bizi kurtaracak kahramanı bekliyoruz. Kurban olmak ve bir şey yapamamak büyük bir çaresizlik çünkü, ama…
En korkuncu aynaya bakmak ve… o aynada Minotaurus’u görmek…

Alper Hasanoğlu