Henüz öğrenciyken, uzun yaz öğleden sonralarının hemen hemen tamamını, evimizin günün o saatinde güneş almayan büyük balkonunda geçirirdim. Annem balkonu bir sürü rahat, kocaman yastık ve zeminin tamamını kaplayan kilimlerle bir zevk köşesine dönüştürmüştü. Güneşin İstanbul’u sıcaktan kavurduğu günlerde bile hafiften esen rüzgâr, terlemeden, keyifle etrafıma dizdiğim kitaplarımı ve o ayın edebiyat, sanat ve politika dergilerini karıştırmama izin verirdi. Boyu, beş katlı Hasanoğlu apartmanını çoktan geçmiş dört kavak ağacı hafif hafif sallanır, yapraklarının hışırtısı benim için hayatın tek sesi olurdu o saatlerde.
Neden içeride okumazdım kitaplarımı? Aradan o kadar uzun zaman geçti ki, o yılların Alper’i nasıl yanıtlar, gerçekten bilemiyorum. Dışarıdaki hayatı merak etmek diyebilirim belki. Evin içerisinde kapalı kalırsam bir şeyleri kaçırmış mı olurdum acaba? İşlerini bitirmiş komşuların da neredeyse tamamı kendi balkonlarında olurlardı o saatlerde. Tabii ki kadınlar ve çocuklar. Demlemiş oldukları çaylar, mutlaka bir hamurişinin eşliğinde, keyifle içilirdi. Hayat bugünkü kadar hızlı değildi. Ya da bana öyle gelirdi. Şeker henüz hayatımızdaki en zehirli şey olmadığı için bir ya da iki kesme şeker atılmış tatlı çaylar yudumlanırken tatlı tatlı sohbet edilirdi.
Annem de işini bitirmiş balkona gelmişse, bir türlü sessiz duramaz beni sinir ederdi, elindeki kitaba gömülmüş Alper’i. “Nazmiye Yenge’nin oğlu yine kumar oynamış?” derken bana, Nazmiye Yenge’ye de el sallardı. “Anne bana ne, bi sussana artık!” diye çıkışırken ben, “Senle de hiç sohbet edilmiyor, bırak işte kitabı birazcık kenara,” derdi hiç de gücenmeden biricik oğlunun şımarık ukalalığına.
Ben, ‘Durgun Akardı Don’un dördüncü cildinde, Bolşevik saflarında iç savaşa katılan Kazak köylüsü Gregor’un aşk acısı ve devrim coşkusu arasında gidip gelen ruhsal çalkantılarını okurken başımı kaldırır merakla sorardım: “Peki Nazmiye Yenge ödemiş mi yine kumar borçlarını Nedim Ağbi’nin?” “Ne bileyim oğlum?” diye yanıtlardı annem. “Yengen bilir – aynı katta oturan amcamın karısı – onu çağırayım çaya da, anlatsın. Dün Nazmiye Yenge’ye gitmişti, gördüm.”
Balkon herkesin herkes hakkında her şeyi bilmesini sağlayan en önemli toplumsal organdı yaşamımızda. Hâlâ da öyle. Balkonu iklim koşullarıyla ilişkilendirebilirsiniz, bir açıdan öyledir de. Bütün Akdeniz bölgesi evlerinde balkon vardır ama bizim ülkemiz dışında hiçbir ülke balkonu bizdeki işleve sahip değildir. Balkonda yaşanmaz. Balkondaki küçük masada bir kahve içer ve tekrar evin içine girer insanlar. Bizse balkonda yaşarız. İçeride olamayız biz.
Yerleşik düzene geçiş aşamasında bir evre gibidir balkon bizim kültürümüzde. Evin içine doğru bir hamle yapmışızdır ama içerisi basar bizi, canımız sıkılır ve balkona çıkarız. ‘Balkona çıkmak’ diye bir kalıp vardır ve yalnızca Türkçede sahip olduğu bir anlamı vardır. ‘Balkona çıkalım ve orada vakit geçirelim’in kısa ifadesidir ‘balkona çıkalım’ kalıbı.
Balkon Türkiye’nin ne köy ne şehir, bir kasaba cumhuriyeti olduğunun ifadesidir bir başka anlamda. Köylü tarladadır, üretir, eve döner yorgun argın, yatar uyur. Şehirli işe gidip gelir, trafikten bitap düşmüş yemeğini yer; yemek masası günün muhasebesinin yapıldığı yerdir şehirli aile için. Sonra biraz televizyon izler, yatar uyur. Kasabalı üretmez, çalışmaz, balkonda oturur ve ötekinin açığını yakalayıp kendini daha iyi hissetmenin yollarını arar.
Annem durup dururken, “balkona çıkalım mı?” diye sorardı, odama gelip. Ben yatağıma uzanmış Tomris Uyar’ın çevirisi Miss Dalloway’i okurken. “Neden?” diye sorardım. “Canım sıkıldı oğlum,” derdi. “Çay demledin mi?” “Demlerim şimdi. Sen çık ben geliyorum.” Kitaplarımı toplar giderdim. Okuyamayacak olduğumu bilsem de, en az dört başka kitabı ve dergilerimi de yanıma alarak. Onlarla güvende hissederdim sanki kendimi. Anne babama rağmen…
O geldiğinde konunun önünde sonunda yine babamla ilgili sorunlarına geleceğini bilmeme rağmen, mümkün olduğunca geciktirmek için annemin gözyaşlarını, “Amcamlar yazlığa gitmiyorlar mı bu yaz?” diye sorardım. Annem o kadar dertlerine gömülmüş olurdu ki, dalgın dalgın benim çayıma da şeker koyup karıştırırken, “Ne bileyim be oğlum,” derdi. Ben de, “Karıştırdın madem, iç benim için de, yorma beni,” derdim. Annem de, “Sana da iyilik yaramıyor,” diye yanıtlardı, yine dalgın.
“Söyle bakalım, ne yaptı yine babam?” diye ben açardım konuyu… Çaresiz…

Alper Hasanoğlu